Resimli Roman

Çizgi roman sevenlerin adresi
Zaman: 19 Ağu 2017, 20:50

Tüm zamanlar UTC+02:00




Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 13 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 20 Nis 2012, 17:25 
Çevrimdışı
Madalyonun Öteki Yüzündeki Adam
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 29 Eyl 2007, 21:45
Mesajlar: 1178
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: edırne
Konum: Edirne
Arkadaşlar aşağıda Altın Madalyon e-dergi'nin ikinci sayıda yazmaya başladığım, e-dergi versiyonu için üç yada dört (belki daha fazla) sayı sürmesini, ilerleyen zamanda eğer becerebilirsem kendi çapımda roman formatına dönüştürmeyi (ki yayıncı olarak Ertan abiyi düşünüyorum, benim gibi sefil bir yazarı kıramayacak kadar yufka yürekli çünkü) planladığım, Edirne'nin bağrından kopmuş, sanırım Türkiye'de benzeri şimdilik olmayan ilk süper kahraman roman denemesinin ilk bölümünü paylaşıyorum. Hikayeme yön verebilmem, yazım tekniğimi geliştirebilmem -şekillendirebilmem- adına, hikayemi okuyan arkadaşlardan hiç değilse beğendim ya da beğenmedim şeklinde tek kelime bile olsa yorumda bulunmalarını rica ediyorum. Herkese şimdiden teşekkürler...






[tab=30]Ateşe kalın bir odun parçası daha attı. Gecenin içinde havada uçuşan kıvılcımları seyrederken yeni demlediği çayından büyük yudum alıp boğazından kayıp giden sıcak sıvının keyfini çıkardı. Gözlerini kapayıp sandalyesine geri yaslandı. Kendini etrafındaki her şeyden soyutlayıp gecenin, daha doğrusu kendi tabiriyle sessizliğin sesini dinlemeye çalıştı. İnsanın yeterince konsantre olduğunda duyduğu, uğultuyu andıran bu sese her zaman hayran kalmıştı. Şehir merkezinden sadece on beş dakika uzaklıkta ama çölün ortasındaymışçasına ıssız bu yerde aradığı huzuru bu seste bulmuştu. Kışın çok sık gelemese de nisan ayının başlarından sonra işten kalan tüm boş zamanını ailesini kaybettikten sonra aldığı Meriç Nehri'nin kıyısındaki bu bahçede geçiriyordu. Bosnaköy yakınlarında ki bu bahçenin civarından yaz akşamları suyun kenarına arabaları ile bira içmeye gelen gençleri saymazsak, etraftaki bir kaç tarlanın ve kendisi gibi bahçe sahipleri dışında kimse geçmezdi. Ha bir de Yunanistan'a geçmek isteyen kaçaklar vardı. Hatta onlar yüzünden bir kaç kez başı belaya girmiş, adliyeye gidip ifade vermişti. Genelde Somali, Afganistan, Myanmar uyruklu bu insanları dolandıran göçmen kaçakçıları onları nehrin karşısının Yunanistan olduğunu söyleyerek buraya bırakıyor, karşıya geçmeyi becerenler Karaağaç'ta polis tarafından, beceremeyenlerden bir kısmı ise bahçe içindeki barakada jandarma tarafından yakalanıyordu.
[tab=30]Yüz doksan metre kareden oluşan bahçesinin yarısına yakın bir kısmına elma fidanı dikmişti. Kalan kısmına da mevsimine göre sebze ekmişti. Bahçenin bir köşesinde ise sadece balık, mangal ve kazma kürek gibi malzemelerin yanı sıra üzerinde uyuduğu derme çatma bir sedirin olduğu küçük bir kulübe vardı. Bu sedir işi de babaannesinin kerpiç evinden kalan tatlı bir hatıraydı. Ufacık boyuyla üzerine çıktığı, o geniş ve sert yatak ona başka bir gezegenin üzerindeymiş hissi verirdi. Geceleri burada yatıp, sabah erkenden kalkıp koşarak 20 dakika mesafedeki evinde duşunu alıp, üzerini değişiyor, oradan da işe gidiyordu. Çayından bir yudum daha alıp ateşe biraz daha odun attı. Mayıs ayında her ne kadar aman aman bir sıcağa ihtiyaç duymasa da alevlerin görüntüsü hoşuna gittiğinden ateşi canlı tutmak istiyordu. Portatif kamp sandalyesine gömülüp hemen yanındaki ağacın alt dallarından birine asılı küçük el radyosunu açtıktan sonra, sehpa olarak kullandığı büyük bir kaya parçasının üzerine koyduğu kitaba uzandı. Dün gece başladığı Adam Fawer'in Olasılıksız'ını bitirmek üzereydi. Kitaptaki kahramanın yerinde olabilmeyi o kadar çok istiyordu ki. Her türlü ihtimali hesaplayabilmek, bir kaç saniye sonra olabilecekleri kestirebilmek ne kadar harika olurdu. İki yıldan beri her Allah'ın günü işten çıktıktan sonra ağır bir idman için spor salonuna gidiyor, bahçe ile uğraşıyor, kitap okuyor, zihnini ve bedenini elinden geldiğince zorlamaya çalışıyordu. Tüm bunlar yatağa girdiğinde rüya bile göremeyecek kadar yorgun olmak içindi. İlk zamanlar bunun için alkol kullanmayı seçtiyse de ilk önce kazadan sonra yarısı alınan karaciğeri, sonrasında ise geçirdiği mide ameliyatı buna izin vermeyince taktik değiştirmek zorunda kalmıştı. Gerçi evet ölmeyi çok istiyordu ama yaşlı ve hasta bir ayyaş gibi sürünerek, acı çekerek değil. Karısı ve kızı gibi güle oynaya. Başı mağrur ve dik. Zorunda olduğu için değil, her şey yolunda ve güzelken, güzel bir şeyi başarmışken, tıpkı karısı ve kızı gibi ölmesine hiç gerek yokken ölmek istiyordu. Sırf bu yüzden hayattan kopmamış, tekrardan kendini toparlamaya çalışmıştı. İki yılın sonunda henüz bir adım bile ilerleyememiş olsa da huzur içinde ölme isteğinden bir gün bile vazgeçmemişti. Karısı bu planından haberdar olsa onun bu uyuzluğu ile kesin dalga geçer "millet depresyondayken intihar eder, sense intihar etmek için depresyondan çıkmayı bekliyorsun" derdi. Derdi? Keşke deseydi... Keşke şu ateşin karşı tarafında sadece otursa da hiç bir şey demeseydi. Keşke sadece hayatta olduğunu bilseydi... Keşke...


[align=center]*********



[tab=30]Radyonun sesini açarken gözü yanında koltuğu sonuna kadar yatırmış, horlayan adama kaydı. Omuzlarını silkip tekrar yola baktı. Neredeyse üç gündür hiç uyumamış olmasına rağmen son altı saattir saatte 160 km hızla araba kullanıyordu. Bu şekilde araba kullanmak her ne kadar tehlikeliyse de kendilerini durdurmaya çalışan polislerden başka hiç kimseye bir şey olmamıştı. Para cezası tamam da tutuklamaya kalkmak da neyin nesiydi? Örgütün bilimsel faaliyetlerine destek olmak için görevlendirilmişti ve görevinin bu isimle adlandırılması bile ona haddinden fazla komik geliyordu. Bilim adamlarından nefret ediyordu. Bu görev bitince birini yanlışlıkla öldürse acaba bana çok kızarlar mı diye geçirdi aklından. Kafasındaki cinayet planları yan tarafında uyuyan adamın sesiyle yarım kaldı. “Şu radyonun sesini kıs” Sonunda uyanmıştı. “Ve şu arabanın farlarını aç”
Xevad suratını ekşiterek denileni yaptı. Hava ne kadar karanlık olursa olsun farları açmadan, keskin duyularına güvenerek araba kullanmak hoşuna gidiyordu. Ama öte yandan Jacond haklıydı. Gecenin köründe saatte 160’la, farları kapalı giden bir araba ya çok dikkat çeker, ihbar edilirdi, ya da hiç dikkat çekmez, onu görmeden önüne çıkan bir şeyi ezip geçerdi. Her iki ihtimalinde şu an için hiç sırası değildi. Ayrıca bu saatten sonra başka bir aksiliğin daha ne yeri ne zamanıydı. “Radyoyu da kıs” diye tekrarladı Jacond. Ses neredeyse sonuna kadar açıktı. “ Horlamayacağına söz verirsen olur” dedi Xevad, eli ses düğmesine uzanırken. Jacond espriye –buna espri denilirse- yanıt vermedi. Yol kenarındaki tabelaları okumaya çalışarak nerede oldukları anlamaya çalıştı. Beceremeyince vazgeçip “Daha gelmedik mi?” diye sordu. “Hayır. Yani gelseydik sanırım fark ederdim” Xevad’ın kurduğu her cümlede espri yapmaya çalışması ve daha kötüsü çoğu zaman bunu becerememesi Jacond’u deli ediyordu. Sırf bu yüzden takımın en sağlam, yetenekleri en ilgi çekici adamı olmasına rağmen bu tür uzun süre ve sadece iki kişilik görevlerde onunla çalışmaktan elinden geldiğince kaçınıyordu. Ama bu sefer kaçamamıştı. Hem diğer tim liderlerinin hepsinin işi vardı, hem de bilimsel faaliyetlere destek hizmeti verme sırası onlardaydı. Bilimsel faaliyetlere destek hizmeti... Bu tamlamayı yapınca kendini tutamayıp gülümsedi. Böyle söyleyince her şey ne kadar masumane oluyordu. Yine de esprilerini duymazdan gelebildiğin sürece Xevad’la çalışmak keyifli, verilen görevi yerine getirmek, yeteneklerinden dolayı bir o kadar kolay ve güvenliydi. Örgütte doktorlar ve bilim adamları dışında geçinemediği hiç kimse yoktu. Gerçi bunda Xevad’ın bir bar kavgasında bira şişesi ile parçalanan kulak kepçesine estetik yapmamalarının payı da büyüktü.
[tab=30]“İleride polis ya da asker var mı?” diye sordu Jacond. Xevad birden parladı. “Bana bak, duyularım keskin diye bana radar muamelesi yapmaktan vazgeç” diye yüksek sesle söylendi. “Çok hızlı gidiyoruz. Birilerinin bizi durdurmalarını ve onları öldürmek zorunda kalmayı istemiyorum” dedi Jacond. “Sanki umurunda” dedi Xevad yüzünde alay eden bir gülümseme ile. Xevad haklıydı. Jacond pişmiş eti keserken bile öldürdüğü bir insana davrandığından daha kibar davranırdı. “Umurumda değil zaten. Sadece acelem var. Hepsi o. Aradığımızı alakasız biri bulmadan önce bulmalıyız.” Xevad “Bu milyonda bir ihtimal” demeye kalkınca Jacond birden öfkelendi. “Bilmem fakında mısın asker ama senin o küçümsediğin milyonda bir ihtimal yüzünden üç gündür kıçımız yer görmedi. Şimdi olasılık hesabı yapmayı bırak ve yol kenarına saklanmış bir trafik ekibi var mı söyle” Son cümle direk bir emir olarak gelmişti. Xevad içinden küfrederek önünde sadece çizgileri görünen karanlık yola konsantre oldu. “Önümüzdeki yaklaşık 10 km’lik boyunca etrafta kimse görünmüyor. Yol temiz” Aldığı cevap Jacond’u tatmin etmemişti. Xevad’ın sisli havalar haricinde çok daha uzağı görebildiğini biliyordu. Az önceki ses tonunu hiç bozmadan aynı sertlikte “Daha ilerde” diye sordu. “Daha ileride yol nasıl” Xevad yanağının içini emerek umursamaz bir tavırla “sola dönüyor” dedi. Bu bilginin ne işine yarayacağını anlamayan Jacond boş bakışlarını Xevad’a çevirdi. Sesindeki sertlik yerini şaşkınlığa bırakmıştı. “Yani?” Xevad fırsatı kaçırmadı “Yani sola dönüyor işte. Yani yol ile birlikte sola dönen bir görme gücüne sahip değilim. Yani daha ilerde ne olduğunu sola dönünce söyleyebilirim. Yani...“Tamam, kes artık” dedi Jacond. “Sola döndükten sonra tekrar rapor ver. Xevad galip gelmenin keyfiyle koltuğa gömülüp yola devam etti.
[tab=30]Otuz dakika sonra kenara çekip durduğunda bir insanın nasıl olup da bu kadar çabuk uykuya dalabildiğine ve nasıl bu kadar gürültülü bir şekilde horlayabildiğine şaşarak yan koltuktaki adama bakıyordu. Jacond’u uyandırmadan önce bir sigara yaktı ve camı araladı. Sigaranın dumanı ile birlikte tanımadığı bu ülkenin havasını ciğerlerine çekerken hala geride can çekişirken bıraktığı polislerin kanının kokusunu alabiliyordu. Bundan gurur duymuyordu ama tiksindiğini veya utandığını da söyleyemezdi. Onun işi buydu. Lastik değiştirmek, duvara resim asmak için delik delmek gibi. Ama işini bu kadar doğal kabul etmesi bu kokuyu almasına engel olmuyordu.
Boğazına sigara dumanı kaçan Jacond öksürerek uyandı. Arabanın içine saçtığı salya ve tükürüklerinin arasından “geldik mi?” diye sordu. “evet” dedi Xevad. “Karşıda ışık yanan yer” Jacond gözlerini kısarak Xevad’ın gösterdiği yere baktı. Gözleri Xevad’ınkiler kadar keskin değildi ama yine de orada bir ışık varsa görebilmeliydi. “Ne ışığı? Ben bir şey göremiyorum” dedi Jacond. Xevad’ın alaycı gülümsemesini takınması bir saniyeden az sürdü. “radyo ya da öyle bir şeyin ışığı işte ne bileyim. Biraz küçük o yüzden göremiyorsun” “Beni sinir etmekten gerçekten büyük zevk alıyorsun değil mi?” Bu kez Jacond’un sesinde öfke değil merak vardı. Neşesi iyice yerine gelen Xevad “Hem de nasıl, bazen örgüte sırf bunun için katılmış olabilir miyim diye düşünüyorum” dedi. Jacond neredeyse ağzını hiç açmadan, dişlerinin arasından “sırf bu yüzden girmemiş olabilirsin ama bir gün sırf bu yüzden çıkacaksın. Ölü olarak.” Dedi. Ancak bu Xevad’da en küçük bir tepkiye bile neden olmayınca Jacond iyice kudurdu. Yine de öfkesine hakim olup elini kulağındaki telsizin düğmesine götürdü. “Merkez geldik” dedi ve karşı taraftan cevap gelmesini bile beklemeden konuşmasına devam etti. “giriyoruz” İki adamda aralarındaki atışmaya son vererek birkaç saniyeliğine birbirine bakakaldılar. İlk konuşan Jacond oldu. Verdiği “Haydi” komutuna Xevad’ın cevabı sadece “emredersiniz” dercesine indirip kaldırdığı başı oldu. Sonra tekrar gaza yüklendi.

[align=center]*****[/align]
[tab=30]İstasyonu net olarak yakaladığını gösteren kırmızı ışık sabit olarak yanmaya başlayınca radyo ile uğraşmayı bıraktı. Her nedense yayın birden kesilmişti. Bu esnada koltukta oturmaktan her yerinin tutulduğunu fark etti. Biraz gerinerek vücudunu esnettikten sonra su kenarına doğru yürüdü. Asırlardır yatağını derinleştiren nehir ile bahçesi arasında küçük bir uçurum oluşmuştu. Meriç’in ufuk çizgisinde Selimiye Cami’nin minareleri ile buluştuğu nokta gerçekten mükemmeldi. Manzarayı biraz daha seyrettikten sonra geri dönmek istediği sırada uzaktan hızla gelen bir arabanın farlarını fark etti. Bahçeye hızla yaklaşıyordu ve hiç duracak gibi görünmüyordu. Nitekim durmadı da. Tel örgüleri parçalayan dört çeker bir pick-up elma fidanlarının arasına daldı. Koca araba olduğu yerde biraz homurdandıktan sonra aradığı şeyi bulmuşçasına üzerine doğru gelmeye başladı. Uzun farları yanan arabayı kimin kullandığı görmek mümkün değildi. Olduğu yerde donup kalmıştı. Kaçmak aklına bile gelmedi. Derken pick-up’ın ön koruganının kaburgalarına geçtiğini hissetti. Tarifsiz bir acıyla yüzünü buruştururken istemsiz bir şekilde arabaya kaburgalarına giren yerden korugana tutundu. Araç, çarpmanın etkisi ile ayakları yerden kesilen kurbanını, bir boğanın boynuzlarına takılmış bir matador gibi sürükleyerek hiç hız kesmeden Meriç’in sularına daldı.
[tab=30]Kırık kaburgalarının battığı ciğerlerine, bir de nefes almaya çalıştıkça dolan suyun acısı eklenmişti. Araba ile dibe çöktüklerinin farkındaydı ama arabayı bırakmak hiç aklına gelmiyordu. Neden sonra gözlerini zorlukla açtı. Araba suyun içini gündüz gibi aydınlatmıştı. Bu arada hala batmaya devam ediyorlardı. Hayret nehrin bu kısmı bu kadar derin değildi halbuki. Çoktan dibe vurmuş olmalıydılar. Arabadan ardı ardına korna sesleri gelmeye başlayınca başını aracın şoförüne doğru çevirdi. İşte o an ne kırık kaburgalarının acısı, ne de nefes alamadığı aklına geldi. Kızı neşe içinde zıplayarak, durmadan kornaya basıyor ve kahkahalar atarak “Hadi baba, gene yapalım” diye haykırıyordu. Arabayı tutan parmaklarının gevşediğini hissetti. Arabayı bıraktı. Araba olduğu yerde kalırken o, dibe batmaya devam etti.
Korkunç bir çığlık atarak uyuya kaldığı kamp sandalyesinden ayağa fırladı. Elleri hala göğsünün üzerindeydi. Nefes nefese kalmıştı ve sanki kaburgaları hala acıyordu. Nefesinin düzelmesi ve gördüğü kâbusun şokundan kurtulabilmesi birkaç dakika sürdü. Bütün sinirleri boşanmıştı. Kendini daha fazla tutamadı. İplerinden kurtulan bir kukla gibi kamp sandalyesinin üzerine kendini bıraktı ve gecenin karanlığında hıçkırarak ağlamaya başladı.
Ağlamasının ne kadar sürdüğünü bilmiyordu. Tek bildiği şu an gerçekten uyanık olduğu ve bu gece bir daha uyuyamayacak olduğuydu. Nedense karısı rüyalarına bu kadar sık girmiyordu. Ama kızının onu ziyaret etmediği tek bir gece bile yok gibiydi. Belki de karısı onu üzeceğinin farkındaydı. Bu yüzden özlemini içine atıyor, kocasını üzmemek için rüyalarına girmiyordu. Ama küçücük kız nereden bilecekti. Çok sevdiği babasının hasretine dayanamıyor, her gece ziyaretine geliyordu. Varsın üzülsün, çok ta önemli değildi. Böyle bile olsa kızını görebiliyordu ya. Bu ona yetiyordu.
[tab=30]Birden derinlerden gelen patlama sesine benzer bir sesle irkildi. İlk başta havai fişek sandı ama Edirne’de henüz düğün mevsimi başlamamıştı. Hem kaldı ki havai fişek atmak için oldukça geç bir saatti. Gökyüzünde havai fişek ya da ona benzer bir şey ararken alevler içinde bir şeyin hızla bahçeye doğru düştüğünü gördü. Bir geceye iki kabus fazlaydı. Ama yok. Kendini yokladı, uyanıktı. Üzerine gelen şeyin ne olduğunu anlamak için sandalyesinden doğrulma çalışırken alev topu ona çarptığı gibi bahçenin ortasına fırlattı. Ama darbe o kadar sertti ki yere düştükten sonra duramayıp yerde bir kaç metre sürüklenmişti. Sürtünmenin etkisi ile soyulan sırtının acısı ile kıvranırken “Bu da bir kabus. Şimdi kızım gelecek ve hadi baba bir daha yap diyecek” diye kendini avutmaya çalışıyordu. Öyle canı yanıyordu ki, neredeyse kabus görmüş olmayı dileyecekti. Ama kabus olmadığının farkındaydı. Şansına ve talihine küfürler ederken acıdan bayılmak üzereydi. Kararan gözlerinin gördüğü son şey ise göğsünün üzerinde açılan bir deliğin içinde fokurdayan kemikleri ve iç organlarıydı.

DEVAM EDECEK...
[/align]



Not: Word'den mesaj panosuna yapıştırırken, sanırım biraz şekil kayması oldu. Toplamaya çalıştım ama atlamış olabilirim.

_________________
Kitap yorumlarımın tamamı için : http://ucalisan.blogspot.com.tr


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Nis 2012, 13:03 
Çevrimdışı
ÇR Virtüözü
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 May 2006, 16:01
Mesajlar: 919
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Konum: İstanbul - CTF
E hani devamı?


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Nis 2012, 13:08 
Çevrimdışı
Madalyonun Öteki Yüzündeki Adam
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 29 Eyl 2007, 21:45
Mesajlar: 1178
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: edırne
Konum: Edirne
Devamı Altın MAdalyon E dergi de :D. Ya Ali bir gazla başladık ama nasıl devam edeceğim bilmiyorum. Şimdilik hikaye bu kadarından ibaret. İnşallah devamını yazıp hikayeyi bir yerlere getirmeye çalışacağım.

_________________
Kitap yorumlarımın tamamı için : http://ucalisan.blogspot.com.tr


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 23 Nis 2012, 15:39 
Çevrimdışı
ÇR Virtüözü
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 May 2006, 16:01
Mesajlar: 919
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Konum: İstanbul - CTF
O zaman bizim torunlar okurlar roman versiyonunu..


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 29 Nis 2012, 11:04 
Çevrimdışı
Ne çıksa okur
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01 Tem 2006, 09:56
Mesajlar: 1264
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: izmir
Konum: İzmir.
vallahi umut öyle bi yerde bitirmişsin ki merak etmemek elde değil.
şu an herşey havada kim kimdir, ne nedir bilinmemekte...
tahminlerin yetersiz kaldığı bi başlangıç olmuş.
genel olarak bir yorum yapamayacağım aslında devamını merak ediyorum sadece.

_________________
http://cey-cey.deviantart.com/
Around The World ... valla


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 29 Nis 2012, 20:09 
Çevrimdışı
Antioryantalist
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 13 Haz 2006, 00:16
Mesajlar: 1616
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Konum: Dersaaddet
Aşkolsun Vega, var mı ağzımıza bir parmak bal çalıp kaçmak :D

_________________
http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR&authorID=15&bhcp=1


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 30 Nis 2012, 20:58 
Çevrimdışı
ÇR Virtüözü
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 May 2006, 16:01
Mesajlar: 919
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Konum: İstanbul - CTF
Huyudur baykuş üstadım, yapar böyle..

Aslında elinde derlenmeyi bekleyen sayfalar dolusu taslak olduğunu zannediyorum..


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 07 Tem 2012, 17:57 
Çevrimdışı
Madalyonun Öteki Yüzündeki Adam
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 29 Eyl 2007, 21:45
Mesajlar: 1178
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: edırne
Konum: Edirne
Ali Murat yazdı:
Aslında elinde derlenmeyi bekleyen sayfalar dolusu taslak olduğunu zannediyorum..


Ulan ben de diyorum bi şeyler eksik ama ne diye. Mesajı okuyunca farkettim. Daha ben kafamdakileri taslağa dökemedim. İndirme hızım çok yavaş :twisted:

Neyse Bölüm:2 yayınlandı. Bir ay sonra foruma ekleyeceğim. Ama sabırsız hayranların için linkler aşağıda :))

Rapidshare

35 MB. lık Alternatif Dosya

_________________
Kitap yorumlarımın tamamı için : http://ucalisan.blogspot.com.tr


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 25 Tem 2012, 21:04 
Çevrimdışı
Madalyonun Öteki Yüzündeki Adam
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 29 Eyl 2007, 21:45
Mesajlar: 1178
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: edırne
Konum: Edirne
Bölüm 2 aşağıdadır. İyi okumalar.


[align=justify]Kahretsin! Diye tısladı Jacond. Kirişhane seddesinin üzerinde durdular. Seddenin hemen altındaki futbol sahasında asker ve polislerden oluşan karma bir üs kurulmuştu. Ayrıca stadın önünden geçen ve oradan da Meriç kıyısına inen, en önemlisi izleme aletinin işaret ettiği yol, polisler tarafından kapatılmıştı.
Jacond içeride öfkeli ve bol küfürlü bir Romence ile merkeze rapor verirken, Xevad’da aracın kaputunda oturuyordu. Yüzünde uykusuz dördüncü günün yorgunluğu belli olmaya başlamıştı. Kollarını dizlerine dayamış, ağzında külü düşmek üzere olan sigarasına aldırmadan, polis barikatını seyrediyordu. Sertçe kapanan kapının sesi ile uykudan uyanır gibi birden irkildi. Üzerine düşen sigara külünü silkelemeye çalışırken Jacond’un bezgin ve yorgun suratı ile yüzyüze geldi. Muhtemelen biraz önce sağlam bir fırça yemişti. Hatta o kadar sağlamdı ki, içinden bunun acısını Xevad’dan çıkarmak bile gelmiyordu. Durumun ciddiyetinin farkına varan Xevad, bir sigara uzatıp “çok mu kötü” diye sordu. Sinirden titreyen ellerle sigaraya uzanan Jacond, “eh, tahmin ettiğin kadar kötü” diye cevap verdi. Sabah rüzgarına elini siper ederek sigarasını yaktıktan sonra arabaya yaslanıp “planın var mı?” diye sordu. “Hava kararmadan bir şey diyemem ama en azından hala burada olduklarına göre henüz bulamadılar diye düşünüyorum. Ve bu da sanırım iyi bir şey” dedi Xevad. “Ama asıl sorun hava kararmadan bulurlarsa ne olacak” Jacond bir kez daha stadın içindeki üs bölgesini, yoldaki barikatı ve görebildiği kadarıyla barikatın arkasına göz atıktan sonra “bence askerlerin bir saat kadar gerisindeyiz. Çadırlar yeni yeni kuruluyor, enerji seyyar jeneratörlerden sağlanıyor ama bir taraftan da elektrik direklerinden hat çekmek için hazırlık var. Yani akşama kadar toparlanıp gitmeyi planlamıyorlar gibi. Ne aradıklarını bilmediklerini de varsayarsak –ki nereden bilecekler- en azından bu gece buradalar diye umut edebiliriz sanırım” Xevad çevik bir hareketle kaputtan aşağıya atlayıp “Öyleyse biz de bu gece buradayız” dedi. “Ama artık biraz uyumam gerek. Sakıncası yoksa ilk nöbeti sen tutar mısın?” Jacond barikatı izleyen kısık gözlerini kırpmadan olur anlamında başını salladı. Xevad arka kapı camlarını araladığı arabanın arka koltuğuna sırt üstü uzanıp derin bir uykuya daldı.
Kendine gelir gelmez kusmaya başladı. Hayatında ağzının bu kadar kötü koktuğunu hatırlamıyordu. Sanki ağzında bir şey ölmüş ve sabaha kadar orada kalmıştı. Düşe kalka tulumbanın yanına geldi. Bir eliyle tulumbadan su çekmeye devam ederken kafasını buz gibi suyun altına soktu. Soğuk su iyi gelmişti. Tulumbanın yanındaki elma ağacına yaslanarak soluklandı. Ağız kokusu geçmese de en azından az önceki gibi midesi bulanmıyordu. Kafasını kaldırdı, güneşin yüksekliğinden saati anlamaya çalıştı. Saat 07.00 ye yaklaşıyor olmalıydı. Üzerini değişip işe gitmek için önce eve uğraması gerekiyordu ama şu hali ile bunu yapabileceğinden emin değildi. Gömleğinin üzerinde kalan parçalarını çıkararak incelemeye başladı. Ön kısmı neredeyse tamamen yanmış, sırt kısmı ise –sürtünmeden olsa gerek- paramparça olmuştu. Domates fidelerinin ortasından tel örgülere doğru giden yaklaşık dört metrelik iz, yerde ne kadar sürüklendiğini gösteriyordu. Ancak gömleğinin bu içler acısı haline rağmen vücudunda tek bir sıyrık bile yoktu. Gömleği bir kenara fırlatıp attıktan sonra üzerine bahçe ile uğraşırken giydiği 8 numaralı Galatasaray formasını geçirdi. Tam bu sırada bir aracın yaklaşmakta olduğunu fark etti. Arkası dönük bile olsa kendine has motor sesinden Jandarma’nın Ford Transit’ini hemen tanırdı. Bu seferde yanılmamıştı.
Muzaffer Astsubay şoförün arabayı durdurmasını bile beklemeden ön kapıdan aşağıya atladı. Göçmenler yüzünden bu bölgede görevli tüm rütbeli askerlerle samimi olmuşlardı. Hatta bazen devriye atarken sohbete geldikleri, birlikte çay içtikleri bile olurdu. Ama bu sefer Muzaffer Astsubay arabadan iner inmez, son derece seri ve resmi hareketlerle Transit’in sürgülü kapısına yöneldi. Kapıyı açar açmaz çakı gibi selama durunca da Uğur arabadan kimin ineceğini merak etmeye başladı. Arabanın kapısından çevik hareketlerle uzun boylu iri yarı bir adam indi. Omzundaki rütbeden binbaşı olduğu anlaşılan adamın havacı olduğunu anlamak için ise kamuflajına bakmaya gerek yoktu. Güneş gözlükleri sınıfını ele veriyordu. Binbaşı kendisine doğru yaklaşırken acaba bu gözlükler resmi kıyafetin bir parçası mı diye aklından geçirdi. Kırık menteşeleri balya teli ile bağlanan kapıyı açarak askerleri bahçe kapısında karşıladı. Binbaşı resmi ama kibar bir tavırla elini uzatarak “Merhaba, Binbaşı Orhan” dedi. Biraz halinin berbatlığından, biraz da sabahın köründe karşısında bir binbaşı görmenin şaşkınlığından karşılık verip kendini tanıtmayı unutunca Binbaşı aldırmadan devam etti“Son 24 saat içerisinde burada daha önce hiç karşılaşmadığınız bir şey ile karşılaştınız mı? Birden kendini tutamayıp “sizden başka mı” deyiverdi. Muzaffer Astsubay kıpkırmızı olmuştu ama Binbaşı gülümseyerek “evet benden başka” dedi. Bir an içinden dün geceki olay geçti. Acaba bunun için mi gelmişlerdi. Acaba binbaşıya gece tüm iç organlarını domates fidelerinin arasında gördüğünü, sabah uyandığındaysa sadece midesinin bulandığını ama hiçbir şey hatırlamadığını söylemeli miydi? Nedensiz bir şekilde “Hayır” dedi. “Hayır, hiçbir şey görmedim.” Kısa duraksamasını fark eden binbaşı emin misin dercesine bir bakış attıktan sonra hızlıca bahçenin içine göz attı ama dikkatini çeken bir şey olmayınca adamın sözüne inanmak zorunda kaldı. Ardından derin bir nefes alıp, “Şimdi size söylemek istediğim bir şey var...” biraz bekleyip karşısındaki adama ne diye hitap edeceğini düşünürken, öteki birden kendini tanıtmadığını fark etti. Ayıp etmiş olduğunu düşünerek mahcup bir tavırla “Uğur, adım Uğur” dedi. “Evet, Uğur Bey sizden isteyeceklerim hoşunuza gitmeyebilir ama şu an size detaylarını anlatamayacağım bir nedenden ötürü, bölgeyi güvenlik çemberine alacağız. Sizden bahçenizi terk etmenizi ve çalışmalarımız bitip bölgeye giriş çıkış serbest bırakılana kadar buradan uzak durmanızı istemek zorundayım.” Binbaşının hem garip isteği, hem de gizemli tavrını komik bulan Uğur “O ne ya Yunanistan’la aramızda savaş mı çıktı yoksa” diye sordu gülerek. Fakat binbaşı tam tersi soğuk bir ciddiyetle “şimdilik hayır” diye cevap verdi. Ancak Uğur’un bu lakayıt tavırlarına sinir olmaya başladığı da açıkça belli oluyordu. İğneleyici bir ses tonuyla “Bu bölgeden çıkıp gideceğiniz ilk kahvede merakınızı giderebileceğinizi umuyorum” dedi. “ Ve eğer başka bir sorunuz yoksa ve özel eşyalarınızı almanızı ve bölgeden bir an evvel ayrılmanızı istemek zorundayım. Askerle sizi araçla istediğiniz yere kadar götürecektir.” Binbaşının bu kibar ama aynı zamanda gizliden bir emri vaki içeren talimatı üzerine Uğur “gerek yok, ben yürürüm” dedikten sonra Muzaffer Astsubaya döndü. “Komutanım kulübenin anahtarlarının yerini biliyorsunuz, işinize yarayabilecek herhangi bir şey sizindir” diyerek bahçeden çıktı. Transit’in etrafında bekleşen askerlerden tanıdıklarıyla ayaküstü selamlaşıp, traktör izleriyle berbat olmuş toprak yoldan evine doğru yürümeye başladı.
Midesi berbat, yorgun bir şekilde ayaklarını sürüyerek ilerlerken anlayamadığı bir şekilde gün ışığındaki cisimlere bakmakta zorlandığını fark etti. Kafası çatlayacak gibi ağrıyordu. Yine de kendisini zorlayarak etrafta dolaşan ve karınca sürülerini andıran askerlerin ne yaptığını anlamaya çalıştı. Bu askeri bir tatbikata benzemiyordu. Daha çok bir şey arıyor gibilerdi. Her yer elinde askerde gördüğüne pek de benzemeyen detektörlerle dolaşan askerlerle doluydu. Gözlerini açık tutmakta zorlanarak yürümeye devam etti. Toprak yolun asfalta çıktığı noktadaki hareketliliği görünce birden durakladı. Yolun girişine kurulan bariyerin her iki yanına tel örgü çekiliyordu. Öte yandan bariyerin az ilerisinde kalan futbol sahasına konteynırlar getirilmiş, seyyar mutfaklar ve koğuşlar kuruluyordu. Askerler her ne için gelmişlerse burada epey kalmaya niyetleri vardı anlaşılan. Bariyerin başında kısa ve usulen bir sorgulamadan sonra seddenin üstüne çıktı. Ama bu durum içerden dışarı çıkanlar içindi. Tam tersi dışarıdan içeri girmek istenler – özellikle bahçe sahipleri- için bariyerin arkasına geçmek şu an için mümkün değildi. Yolun karşısında toplanmış askerleri izleyen kalabalığın arasında karışıp bir müddet etrafı seyretti. Yolun üzeri gerek yaya gerek arabaları ile gelmiş ne olduğunu anlamaya çalışan meraklılarla doluydu. Hatta aynı rüyasında gördüğü pick-up’a benzeyen arabanın içinde arka camdan ayaklarını uzatmış uyuyan biri vardı. Kalabalığın konuşmalarına kulak kabartıp neler olduğunu örenmeye çalıştı. Kimi Pazarkule sınırında 5 askerin öldürüldüğünü söylerken, hemen yanında başka biri asker sayısının – uzman çavuş bir arkadaşının söylediğine göre- 8 olduğunda ısrar ediyordu. Yine birileri dün gece Yunanistan’ın Türklerin sebze bahçelerine bomba attığını söylerken, öteki en yakınındaki askere eğer karşı saldırıya geçilecekse üs bölgesinin yanlış noktada kurulduğunu anlatmaya çalışıyordu. Ardı arkası kesilmeyen senaryolardan işe yarar bir bilgiye ulaşamayacağını anlayınca eve gidip biraz dinlenmeye karar verdi güneş iyice dayanılmaz olmaya başlamıştı ama görünüşe göre onun dışında bu durumdan rahatsız olan başkası yoktu. Yol kenarındaki arabaların yanından yavaşça ilerledi. Evi çok uzakta değildi ama bu hali ile biraz zaman alacak gibiydi. Arka camından bir çift ayak fırlamış pick-up ın yanından geçerken araçtan içeri baktı. Ön yolcu koltuğuna oturmuş birisi gözünü bile kırpmadan bariyeri seyrederken, bir kişi de arka koltuklara uzanmış yatıyordu. Horlamasa bile nefes alıp verişinden derin bir uykuda olduğu belliydi. İki elini çaprazlama omuzlarında birleştirmiş, tabutunun dışında uyuya kalmış bir vampiri andırıyordu ve sağ kulağının olması gereken yerde sanki el bombası patlamış gibiydi. Farkında olmadan adamı incelerken, uyuyan adam birden sağ gözünü açıp, tek gözü ile onu seyretmeye başladı. Adam bu hali ile şimdi çok daha korkunçtu. Adam dudağının bir kenarını yukarı kaldırıp “ne bakıyorsun” der gibi bir işaret yapınca cevap vermek yerine oradan uzaklaşmayı seçti.
“O üstündeki Romanya forması mı” diye sordu Jacond arkasını dönmeden. Xevad’ın uyandığını hissetmişti. “En ufak ayak sesine uyananı gördüm ama birinin bakışını hissedince uyanan senden başka hiç kimse tanımıyorum. Gerçekten ilginç bir adamsın” Xevad, “Belki sana garip gelecek ama bazen ben uyurken biri bana baktığında, kulağımın dibinde ben sana bakıyorum” diye bağırıyormuş gibi hissediyorum. Bu adamda da öyle oldu. Ve hayır üstündeki Romanya forması değil.” Xevad yeniden uykuya dalmaya hazırlanırken “Peki bir şey bulabildiler mi?” diye sordu. Jacond “Bizden önce bir şey bulamayacaklarına kalıbımı basarım. Getirdikleri detektörlere bakılırsa aradıkları şeyin metal olduğunu sanıyorlar.” Dedi. Xevad elindeki minik bilgisayarı kurcalayan Jacond’a “Peki biz ne yapıyoruz, plan hazır mı?” dedi. Etrafını son bir kez daha gözden geçiren Jacond, derin bir nefes aldı ve “Evet” dedi. “Bu gece bariyeri aşıyoruz” Aldığı cevap ile huzur bulan Xevad, bir kedi uysallığıyla gözlerini kapatırken keyifle mırıldandı. “Madem öyle arabayı gölge bir yere çekelim. Güneş beni öldürecek”
Uğur eve vardığında bitkin bir haldeydi. Bir gün öncesi koşarak geldiği mesafeyi, bugün yürümekte bile zorlanmıştı. Kendini hasta gibi hissediyordu. Ancak içeri girer girmez perdeleri çekili evin karanlığında kendini daha iyi hissetmeye başladı. Başa ağrısı ve mide bulantısı anında geçmişti. Karnının aç olduğunu fark etti. Mutfağa girip karnını doyurmadan önce işyerine telefon edip, bugün işe gelmeyeceğini söyledi. Neyse ki arkadaşları iki yıl önceki o arkadaş canlısı, muhabbetçi adamın hatırına hala kahrını çekiyorlardı. Ama onu şimdi ki yabani ve vurdumduymaz tavırları ile tanımış olsalardı, bu ara sıra işe gitmemesi büyük bir sorun yaratabilirdi. Mutfağa girmekten vazgeçip, önce duş almaya karar verdi. Aynanın karşısına geçip vücudunu tekrar kontrol etti. İnanılacak gibi değildi. Ya hayal görmüştü, ya da her nasılsa gece gördüğü tüm yaralar sabaha kadar iyileşmişti. İşin daha da garibi, geçirdiği ameliyat izleri dahi yok olmuştu. Ayna da kendini seyretmeye devam ederken birden farkına vardığı eksiklik beyninin karıncalanmasına neden oldu. Kızının hatırası olarak sakladığı kolye boynunda değildi. Kızını kaybettikten sonra bir an bile boynundan çıkarmamıştı. Zaman zaman çok bunaldığında kucağında kızı varmış gibi bu kolyeyle konuşurdu. Büyük ihtimalle yerde sürüklenirken kopmuştu. Hemen Muzaffer Astsubayı arayıp bahçeye bir göz atmasını rica etmek geldi aklına. Ama Muzaffer Astsubay’ın telefonu kapalıydı. Diğer tanıdığı astsubaylara ulaşmayı denedi ama nedense onlarında cep telefonları kapalıydı. Dişlerini sıkarak sağlam bir küfür etti. Eğer bölgenin amiri o gıcık binbaşı ise imkan yok kendisini tekrar içeri almazlardı. Büyük bir can sıkıntısı ile kendini çek yatın üstüne bıraktı. Farkında olmadığında mesele değildi ama şimdi orada olmadığını bildiği için sürekli boynunu ovuşturuyordu. Yavaş yavaş yorgunluğuna, canının acısına ve en son moral bozukluğuna yenik düşerek, oturduğu yerde başı yavaşça arkaya giderken usulca mırıldandı. “Merak etme kızım, baban bu gece gelip seni alacak”

İkinci Bölümün Sonu[/align]

_________________
Kitap yorumlarımın tamamı için : http://ucalisan.blogspot.com.tr


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 Nis 2015, 14:41 
Çevrimdışı
Madalyonun Öteki Yüzündeki Adam
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 29 Eyl 2007, 21:45
Mesajlar: 1178
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: edırne
Konum: Edirne
Hey gidi, nereden nereye. Bu dandiridik hikaye, kendi içinde gelişerek roman formatını aldı. Şimdilik sadece 70. sayfada. Bir umut 2016-2017 yılı içerisinde bitirmeyi planlıyorum. (yani aslında umuyorum) Yayınlanır mı yayınlanmaz mı bilemem. Ama teşekkür kısmında resimli romanın yeri hazır :) Bu hikaye hepimizin...

_________________
Kitap yorumlarımın tamamı için : http://ucalisan.blogspot.com.tr


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 08 May 2015, 10:18 
Çevrimdışı
Ne çıksa okur
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 01 Tem 2006, 09:56
Mesajlar: 1264
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: izmir
Konum: İzmir.
yine heyecan dorukta bir yerde son bulmuş hikaye, tamamlansa ve basılsa da okusak.

_________________
http://cey-cey.deviantart.com/
Around The World ... valla


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 05 Tem 2017, 20:36 
Çevrimdışı
ÇR Virtüözü
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 27 May 2006, 16:01
Mesajlar: 919
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Konum: İstanbul - CTF
5 yılı aşkın bir süreden sonra, şayet bu eser tamamlanır ve ingilizceye çevrilip raflarda yerini alırsa diye, tagline'ını da buldum:

Gizlenen yazı:
Who was he to be right, while everything around himself was wrong?


Başa dön
   
MesajGönderilme zamanı: 06 Tem 2017, 12:44 
Çevrimdışı
Ne çıksa okur

Kayıt: 24 Tem 2006, 14:58
Mesajlar: 1505
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Konum: istanbul
tamamlanmaz

_________________
Go then. There are other worlds than this...


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 13 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC+02:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye