Resimli Roman

Çizgi roman sevenlerin adresi
Zaman: 19 Kas 2017, 17:59

Tüm zamanlar UTC+02:00




Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 29 Ara 2010, 22:16 
Çevrimdışı
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 May 2006, 06:01
Mesajlar: 3196
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: kuşadası
Forum alanımızın sıkı Avrupa çizgi roman serilerinin takipçisi Kurtaran_Adam Enki Bilal'in son kitabı hakkında yapılan röportajı türkçeye çevirmiş.

(Not:UNESCO'dan Jasmin Sopova'nın Enki Bilal ile son kitabı, çizgi romanının hikayesi ve çizimleri, bizde de yayınlan kitapları hakkında sorular sorduğu bir söyleşisini çevirmeye çalıştım. Usta hakkında önemli ipuçları taşıdığını düşünüyorum. Kurtaran_Adam)


Enki Bilal: Zamanın Sonuna Yolculuk
Yugoslavya doğumlu Fransız sanatçı, Çizgi roman kitaplarında ve filmlerinde geleceğe yolculuk ederek geçmişi perspektife koymakta ve mizahı dehşete karşı bir silah olarak kullanmaktadır.

Hatıralar çalışmalarınızda sıkça kullandığınız bir tema ve Fransız romancı Dan Franck ile birlikte yazdığınız son kitabınızın da ana teması aynı zamanda. Bu kitanın başlığı Un siècle d’amour, Aşk
Asrı, fakat gerçekten de bir terör yüzyılı hakkında mı?


Yaratıcılık süreci anılara ve hafıza'ya dayalıdır. Sanatçı anıların ve duyarlılığın bir bileşkesidir. Tarihi araştırmaksızın ve anılarınıza, kendi anılarınıza ve toplumun, doğanın anılarına dayanmaksıızn çizerek insanlıktan nasıl sözedebilirsiniz? Bir sanatçının çalışmalarında anılar az ya da çok göze çarpabilir ancak güçlükle belirgin dahi olsa her zaman sanatın ham maddesini teşkil eder.

Tarih ve anıyı nasıl ayırıyorsunuz?

Un siécle d'amaour vakasını ele alalım. Bu kitap, 1914 yılında başlayıp 1999 yılında sona ermesine, Guernica'dan Holocaust'a, Nazilerin Yahudi soykırımına, Hiroşima'ya ve Afrika'daki olaylara uzanmasına, tarihin oldukça klasik bölümlerini işlemesine rağmen tarih hakkında bir kitap değildir. Her bölümde savaşın işkencelerine maruz kalmış bir kadının yaşantıları işlenmektedir. Dan zamanımız savaşlarının 13 tanığı, kurbanı ve kadın kahramanının hikayelerini yazdı. Ben de resimledim. Ancak kitabın tam anlamıyla tarihi tutarlılık taşıdığı da söylenemez. 1914 yılında Saraybosna'da başlar ve kronolijiye uyularak Kosova'daki olaylarla bitmesi gerekli iken 1999 yılında yine Saraybosna'da biter. Okuyucular bunun tarihi gerçekleri çarpıtma girişimi değil de tarihe ihtiyatlı ve bilerek yapılmış sadakatsizlik olduğunu anlamalıdır. Çok etnik unsurlu, çok kültürlü bir şehir olan Saraybosna şiddete kurban edilmiş bir şehir olarak da cinayetlerle dolu bu yüzyılı da temsil etmektedir.

Le Sommeil du monster, Uyuyan Canavar, Saraybosna'daki savaş temalı, sizin yazıp çizdiğiniz bir animasyon film. Burada 2026 yılına giderek bugünün dünyasını gözlemliyorsunuz. Neden böyle bir teknik kullandınız?

Çok garip bir şey ama, kaba, vahşi, insanlıktan uzak bir sahne tasvir ederken bunu bugüne ait kurgularsam derinden bir üzüntü, sıkıntı hissediyorum. Ne var ki, 20 ya da 30 yıl sonrasına yerleştirirsem, yaratıcı süreçten keyif alıyorum. Afrika'daki, Çeçenistan'daki korkunç resimlere, bunların kalitesi hakkındaki tartışmalara girmek istemiyorum, yaşadığımız zaman içinde bütün basında rastlıyoruz. Bu görüntüler ya bire fotoğraf, film ya da başka yollarla bir şekilde bize ulaşıyor. Ancak sanatçının kullandığı dilden çok farklı bir başka dile ait bütün bunlar.
Şahsi olarak gerçeklikten duyduğum bir sıkıntı ve üzüntünün yanısıra ondan kaçmak için içimde bir arzu da var. Ancak bu beni gerçek dünyaya dönebilmekten alıkoymuyor da. Geçmişe ve bugüne gelebilmek için geleceğe yolculuk yapıyorum.

Kitaplarınızda, zamanın bu üçboyutu çoğunlukla çakışıyor ve üst üste biniyor. Le Sommeil du monster kitabınızdaki ilk sahne örneğin uçan bir araca dönüşen eski bir New York taksisini gösteriyor. Bu tarz günümüze ait ayrıntılar okuyuculara bütünüyle bir bilim kurgu atmosferi içinde olmadıklarının farkına vardırıyor.

Zaten öyle olmasını da istiyorum. Dahası, bilim kurgu terimini de biraz rahatsız edici buluyorum. Edebiyat söz konusu ise bütün etiketlere, kodlamalara ve sınıflandırmalara karşıyım. Jules Verne, George Orwell ve H.P. Lovecraft'ın dünyaları arasında katı ve geçilmez sınırlar olduğuna inanmıyorum. Lovecraft'ın ve Baudelaire, Kafka ve Poe gibilerinin dünyaları arasında da öğle. Tarzlar arasındaki sınırların silinmekte olduğunu düşünüyorum. Yazarlar, ne yazarlarsa yazsınlar roman ya da felsefe, daha da çok geleceğe göndermeler yapmaktalar artık. Ancak gençliğimden beri de bilim kurgu aşığıyım da. Bilim kurgu dünyayı kozmik boyutları ile gözlemleyebilmemi sağladı. İnsanın durumu ve diğer yaşam biçimlerinin varlıkları hakkındaki sorgulamalarımı, dünyaya global bakışımı da etkiledi.

Günümüz dünyasında sizi neler kaygıladırıyor?

Kolayca tahmin edilebilen, basit ekolojik yaklaşımların tuzağına düşmeksizin, dünyamız hakkında endişelerim var. Zaman geçtikçe güçsüzleşiyor. Berbat bir çoraklık ve felaket korkusu taşıyorum. Dünyadan çok fazla aldık, pervasızca kaynaklarını tükettik ve tamiri mümkün olmayan hasarlar verdik.
Köktendincilik de çalan tehlike çanlarından birisi. Dünya ölçeğinde “ Talibanism” i düşünün. Gerçekten de dehşet verici. Bir tarikat ya da hizip zihniyetinde gelişen din çok tehlikeli olabilir. Bütün aşırılıklar, hızla değişen dünyada, nereye gideceği belli olmayan sonuçlara gebe olabilir. Geleceğin neler getireceğini bilmemek heyacanlı olduğu kadar korkutucu da aynı zamanda. 20 yıl önce, dünya iki kampa bölünmüşken, herşey çok basit idi, bizim tarafımız iyi, karşı taraf ise kötü yaklaşımıyla basite indirgenmişti .Düşmanın nerede olduğunu biliyorduk. Büyüdüğümüz dünya bu idi ve bu çamur ile yoğrulmuştuk. Sonra birdenbire herşey yerle bir oldu. Değişim öyle tez ve haşindi ki bizleri hazırlıksız yakaladı. Akıllarımız bunun için hazır değillerdi. Yugoslavya'daki savaş da bunu kanıtlıyor. Neredeyse bir 19. yüzyıl savaşı idi. Arkaik bir savaştı ve arkaistler bu savaşı çıkarttılar.

Le Sommeil du Monster'daki ana kahraman, Nike, kendi kendilerin önder ilan eden 3 karizmatik kişiliğin tarikatının kurduğu “Obskürantis Düzeni” ile savaşıyor. Yugoslavya'daki ayrılıkçı savaşı başlatan Sırp Milloseviç, Hırvat Tudjman ve Bosnalı İzzetbegoviç'e üstü kapalı gönderme var mı?

“Obskürantis Düzeni” fikri fundamentalism'den kaynaklanılarak ortaya çıktı. Ancak okuyucular kendi yorumlarını yapmakta özgürdür. Bu kitabın herbir okurun kendi istediği şekilde gerçekle ilişkilendirebilceği bir noktası. İnsanları, isimlerinden bahsettiğiniz, bütün Avrupa'nın müsamaha ile karşıladığı ve olumsuzlukları ile kabul ettiği bu üç lider ile ilişkilendirmelerini engelleyebilecek birşey yok. Daha iyi şeyler yapılabilirdi. Avrupa milliyetçiliğin yeni başlatığı 1987 yılında müdahalede bulunabilirdi. Askeri olması da o kadar gerekli değildi, havuç-sopa yaklaşımı ile “Avrupa inşa ediliyor, bu yeni düzende yerinizi almak için treni kaçırmayın” denebilirdi de. O dönemde, Yugoslavya, Avrupa Birliğine girmek anlamında diğer bütün Doğu Avrupa ülkelerinden daha iyi durumdaydı.

Doğdunuz ülkeyi harap eden, yıkan savaş hakkında neler hissettiniz?

Yüzümde bir tokat gibi patladı. 1960'tan beri Fransa'da yaşıyorum, ancak Belgrad'da doğdum. Babam Hersekli idi ve annemde iki yaşında iken Çekoslovakya'dan gelmişti. Hayatımın ilk dokuz yılını Yugoslavya'da geçirdim. Bir Yugoslav ya da setlerini tasarladığım La vie est un roman filminin yönetmeni Alain Resnais'in tabiri ile “Yugoslavak” olarak doğdum.
Ülkeyi, Split, Dubrovnik, Saraybosna ve Belgrad'ı sevdim. Çocukluk hatıralarımı tazelemek için de olsa, mümkün olan kısa zamanda geri döndüm. Sonrasında savaşın korkunç gerçekliği ile yüzleştim. Ancak aynı zamanda, savaşın dışında yer aldım. Bıraktığımdan beri güzel bir otuz yıl geride kalmıştı, bir gözlemci idim, savaşın üzerinde bir gözlemci idim, fiili olarak güçlü bir yer almadım. Çok acıverici idi. Tarihin pençesinde kıstırılımış gibi hissettim ama neler olup bittiğini anlayabilmek için de ayrık kalmaya çalıştım. Başarılı olduğumdan emin de değilim. Fransız entellektüellerinden bir kısmının, grotesk, acayip, kabul edilebilecek bir saf tutma anlayışında olduklarını gördüm. Dayanakları sağlam, gerçek gözükse de, bir nevi alicenaplığı yansıtsa da bu görüşlere itibar etmedim.
Kısacası, zor zamanlardı, ancak tabii ki savaşın içinde yaşayanların içinde bulundukları güçlüğe yaklaşamayacak bir zorluktu benim için. Le Sommeil du monster kitabı ile bana has bir yoldan şeytan çıkardım ve yaşantılarımı anlattım.

Bu kitabın dünyası karanlık ve kasvetli, soğuk renklerin hakimiyetinde. Ancak mizah da kaybolmuyor ve en trajik anlarda dahi hissedilbiliyor.

Örneğin “Bir hastaneye isabet eden, kapalı bir Sony televizyon da dahil olmak üzere üç kayba neden oldu.” diye yazmışsınız.
Bu yaratıcı ile eseri arasındaki sebebi açıklanamayan bir ilişkinin parçasıdır. Elbette mizaha ihtiyacım var. Bazı durumları etkisiz hale getiriyor. Hikayelere hafif bir tat katıyor ki aksi halde bütünlüyle abartılı olması mümkün.

La Foir aux immortels kitabının giriş sayfasında, Paris'in 2023 yılındaki faşist yöneticisi Choublanc'ın yazılarından bir pasajı alıntılamışsınız; “ Ölümsüzlük, yaşamın ölüm üzerindeki diktatoryasının bir şeklidir. Bir diktatör olarak, aynı zamanda bir canlı olarak, bana kalan tek şey ölümsüz olmak. Ve olcağım da. Bu süreçte ölsem de bu olacak.”

Mısırlı tanrıların, yakıtı bitmiş ve Paris üzerinde asılı kalmış uçan bir piramit içerisinde oynadıkları Monopol oyununu anlatan sıradışı bir çizgi roman kitabıdır o. Orada ölümsüzlük arayışını en gülünç ve saçma şekliyle anlattım. Choublanc, hafıza ve tarihin devrini doldurmuş mefhumlar olduğuna inanan biri olarak, gücü dahilinde ölümsüzlüğü elde etmek için herşeyi yapacak birisi. Aynı zamanda, Alcide Nikopol, 1992'de uçan bir buzdolabı içerisinde dış uzaya sürüklenmiş ve gökyüzünden donmuş bir şekilde düşen bir firari. Bu perişan ölümlü, diğer tanrılara karşı emellerine ulaşabilmek için vücudundan yararlanmak isteyen tanrı Horus tarafından kurtarılır. 30 yıl geride kalmıştır. Pari fazlasıyla değişmiştir. Alcide'in tamamıyla yitirdiği hafızası kademeli olarak geri gelmekte ve Baudelaire'in şiirleri, olayların geçtiği yerlerde ezberden okunmaktadır. İlki ölümü en defedici bir şekilde anlatmaktadır.
Ölümden hoşlanmam. Ölüm beni korkutur ve her zaman onu soyut bir şekilde düşünürüm. Bütün bunları elimden geldiğinin en iyisiyle anlattım. Aynı zamanda ölüm için gülebilmeliyiz de, siz de bana katılmaz mısınız?

Canavar diktatörün ismi, Fransızca'da kaybeden demek olan Choublanc. Yenilmeye mahkum olduğu için mi böyle) Karakterlerinizi isimlendirirken herhangibir sembolizm söz konusu mu?


Oldukça gariptir. İsimler ve başlıklar kendiliğinden geldiler. Nasıl olduğunu ve nereden geldiklerini bilmiyorum. Ancak bildiğim birşey var ki, başlığı önceden bilmeden, adını önceden koymadan bir film ya da çizgi roman yapamayacağımdır. Maviden geliyor. Aracılık eden birşey yok. Choublanc'ın hikayesine başladığımda nasıl gelişeceğini dahi bilmiyordum.Le Sommeil du monster'ın devamı niteliğinde olacak bir sonraki kitabımın ismi de şimdiden belli, “32 décembre”, Aralık 32. 32 décembre'ye başladığımda, ne anlama geleceğini dahi düşünmedim. Şimdi, kitabın hedeflerin biri de bu başlığa uygun bir anlam bulmak.

“Obskürantis Düzeni”nin başkanının ismi Warhole? Neden bu isim? Kadın karakterleriniz, baskın renklendirilmelerinde, Andy Warhol'a birşeyler borçlu mu?


Warhole'da bir kelime oyunu var. Saraybosna'daki hastanede, Nike'ın başı üzerinde büyüyen bir delik vardır. Ancak Andy Warhol'a da kasıtlı bir gönderme var elbette. İsimler bir çok anlamı barındırabilir içlerinde. Bir sonraki kitapta, Warhole'un bir sanatçı olduğunu da göreceksiniz. En yüksek mertebedeki kötülüğün bir sanatçısı. Kötülüğü bir sanat biçimine dönüştürmeye karar verdiğini ve ilk kitaptaki jeopolitik stratejisinin sanatsal bir strateji ile yer değiştirdiği de görülecek.

Sıklıkla karakterlerinizin isimlerinde gerçek kişilere atıflar var. Nike'ın soyadı da Hatzfeld, Fransız Libération!ın 1992 yılında Saraybosna'da ciddi bir şekilde yaralanan gazetecisinin soyadı aynı zamanda. “Froid Equateur”da, Arnavutluk doğumlu Angelin Preljocaj'a gönderme vardı
.

Bana göre, haber geleceğe izdüşüm yaparken kullanılacak bir hammadde. Haberi içime çekerim, özümserim ve daha sonra gelecekte kurgulanmış hikayemde günümüzün olaylarını canlandırırım. Eğer okurlarım, günümüz siyasi olaylarını takip etmiyorlarsa, kitabın içinde kaybolmaları muhtemeldir.
Anjelin oldukça özel bir vaka. Froid Equateur 1992 yılında tamamlandı. İki yıl sonra, Anjelin'in Romeo ve Juliet'i için setleri ve kostümleri tasarladım. Her ikimiz için de istisnai ve heyecan verici bir karşılaşma idi. Dans dünyasını şaşkınlıkla keşfettim, o zamana kadar benim yabancısı olduğum bir dünya idi bu. Aynı zamanda sonradan bir dost olduğum dahi bir sanatçı ile de tanışmıştım.

Her ikinizin de Balkanlar'da doğmuş olmanız gerçeği Romeo ve Juliet'in başarısını açılayabilir mi?

Elbette. Her ikimizde de ortak bir Balkan duyarlılığı taşıyoruz. Anjelin'in Romeo ve Juliet'i sahneme isteği ki radikal bir yakllaşımdır, beni de cezbetti. Dünya'nın en güzel aşk hikayesine hizmet edebilme kadar dansçıların vücutlarını kullanarak düşüncelerini ifade eden bir sanatçının da yanında olmak fikri muhteşemdi. Bir çizer için, vücutların kendilerini nasıl ifade ettiklerini görmek büyüleyicidir.

Tehlikeli Kadın kitabınızdaki kadın karaker Jill Bioskop isminde. Soyadı Sırpça'da “sinema” anlamına geliyor. Froid Equateur kitabı da çekilen bir filmin sahneleri ile başlayıp bitiyor. Bir sinema tutkunu musunuz?

Filmer daha çocukluğumdan itibaren hayal gücümü harekete geçirmiştir. Genç yaşlarda iken bu sanatın yapmayı hayal ettiğim şeylere çok yakın olduğunu düşünürdüm. Sinema olağanüstü bir çekiciliğe sahipti ama aynı zamanda ulaşalımazdı da. Böylece çizmeye başladım. Çizim benim için özgürce, evde tek başıma film yapma yoluydu.

Daha sonra, iki film yönettiniz, Bunker Palace Hotel ve Tykho Moon. Fim yapmanın çizgi roman üretimine kıyasla daha fazla kısıtlamaları yok mu?

Her iki iş apayrı şeyler. Sinema demek kısıtlamalar demek. Bir çizgi roman yaratırken üretim maliyetleri, çekim yerler, araç-gereç ya da oyuncuları düşünmüyorsunuz. Her şey, olağanüstü özgür olan sanatçıya kalıyor. Bu özgürlüğün içinde rayların dışına çıkmak tehlikesi de mevcut. Çizerler her zaman özgürlüklerini dizginlemek ve kontrol altında tutmak zorundalar.
Ancak film endüstrisi de değişiyor. Küçük dijital kameralar gibi araçlar ile genç yönetmenler düşük bütçelerle ve herşeyden önemlisi kendilerinden öncekilerin bir hayli fazlasıyla özgürce film çekebiliyorlar. Sinemada bir iki-kutupluluğa doğru gittiğimizi düşünüyorum. Bir tarafta harikulade devler ve diğer tarafta oldukça ilginç olan yeraltı sineması.

Çizgi roman dünyanız ile filmlerinizin ilişkisi nedir?

İkisi de aynı dünyadır zaten, aynı içerik ve aynı atmosfer. “Çizgi roman şeridi” film yapmak nedenli eleştirildim. Bu oldukça saçma. Bu ne demektir. Bu yanlış algılama, Fransa'da filmlerimin yakaladığı başarıyı
açıklayabilir belki de. Öte yanda Japonya'da da kitaplarım gibi neden coşkuyla karşılandığının da sebebi olabilir.

Çizgi roman dokuzuncu sanat olarak kabul edilmeden önce inişli çıkışlı bir geçmişi vardı. Çizgi roman santaçıları sanat dünyasında hakettikleri yere sahipler mi?


Şahsen ben oldukça şanslı bir insanım. Basın hayli bir fazla bazen de haddinden fazla ilgi gösteriyor bana.
Dikkatli olmalıyım. Fakat bazı çevrelerde, bazı edebi çevrelerde, grafik sanatı için belirgin bir kabul var, insanlar hala kelimelerin resimlerden daha üstün bir yeri olduğunu düşünüyorlar.

1992 yılında Fransızı edebiyat dergisi Lire Froid Equateur'ü “yılın kitabı” olarak seçti. Burada da aynı şeyler geçerli herhalde.

Seçim hem edebiyat hem de çizgi roman dünyasında nahoş bir şekilde kabul gördü. Basın bu konudan bahsetmedi. Bu oldukça gülüçtü bana göre.
Gariptir ki, sanat dünyası, illüstrasyon ve çizgi romanı küçümsemekte ve yermekte. Bir yıl önce, Fransız dergisi Beaux-Arts Anglouléme'deki çizgi roman festivali hakkında bazı hikayeler yayınladı. Sanat kabul etmedikleri özel bir alan olan çizgi roman hakkında baş makale yazılması bazı “dikkatli “ okurların gözünden kaçmamış ve bunu protesto etmişlerdi.
Çok fazla zaman önce olmamak kaydıylai Beaux-Arts benim hakkında beş sayfalık bir yazı yayınladı ve birdenbire sanki bundan pişman olmuş gibi bir tutum takındılar. Ancak aynı zamanda genç okurlarında ilgisini çekmek istediler. Bu dürüst olmayan bir yaklaşımdı. Ancak umutluyum. Bu tarz düşünen insanlar kaybolmaya ya de değişmeye mahkumlar.

Çeviren: Kurtaran_Adam (Erdem Türköz) - 17 Temmuz 2005

_________________
Çizgi Roman Kültürdür!


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC+02:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye