Resimli Roman

Çizgi roman sevenlerin adresi
Zaman: 26 Eyl 2017, 12:51

Tüm zamanlar UTC+02:00




Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 
Yazar Mesaj
MesajGönderilme zamanı: 30 Ara 2010, 11:28 
Çevrimdışı
Admin
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 25 May 2006, 06:01
Mesajlar: 3196
Ettiği teşekkür:
Aldığı teşekkür:
Şehir: kuşadası
Penguen dergisinde Sandık İçi ve Lombak'ta Yeraltı Öyküleri'ni yazan çizen Ersin Karabulut'la röportaj yaptık...

Resim

- Ersin az buz değil artık 25 yaşındasın, "Sandık İçi"n var, "Yeraltı Öyküleri "n var... Yeraltı Öyküleri bir kenarda dursun da bu sandık içini yaparken "zaten ben bunları anı olsun diye yaşadım" diyor musun?
Lisedeyken 25 yaşıma geldiğimde çok daha fazla sey yapmış olacağımı hayal ederdim. Hani gaza gelirsin, "bu gece 20 sayfa çizicem" dersin ya, çizmek yerine bunları planlamakla geçmiş zaman. Öte yandan çizgilerimin ilk yayınlanışından bugüne 9 sene geçmiş olmasına rağmen ben mevzuya her gün yeni yeni uyanıyorum. Lombak dergisine başladığımda 20 yasındaydım ve "çiz hadi yayınlayacağız" dediklerinde ne yapacağımı bilememiştim. Tamamen sezgisel işler yaptım o dönem. Bir öykünün ilk akla gelen şekilde değil de daha etkili biçimlerde nasıl anlatılabileceğini yeni fark ediyorum. Havuzun kenarında dolaşırken içerde yüzen kocaman adamları görürsün. "Allah Allah" dersin "Bunlar yüzebiliyorsa herhalde o kadar da zor olmasa gerek, ben de yüzerim." Girdikten sonra fark edersin ki havuz öyle minnacık değilmiş, aşağı doğru korkunç bir derinliği varmış. dibe değmeye çalıştıkça da daha derinleşirmiş. Ben şu ana kadar yüzebildiğim kısmından memnunum. Sandık içi olsun Yeraltı öyküleri olsun hiçbir çizgi boşa gitmedi diye düşünüyorum.

- Çizer takımı egosu yüksek kişiler diye bilinir ama sen Freuda bile çizmesini ters giydirip kendi zaaflarınla dalga geçiyorsun. Burnunu karıştırıyor, çocukluğunda altına yaptığını söylüyorsun. Psikoloji konusunda bir eğitim aldın mı? Yaptığın işin felsefesini bilerek mi yapıyorsun yoksa "Böyle başladık bi kere" yolculuğu mu bu?
Evet tanıdığım kadarıyla hepsinin egolar tavandadır. Benim de şişip kabardığım anlarım oluyor. Psikoloji konusunda okuduğum bir iki kitap dışında bir eğitim almadım. Ama kendinle oynayabilmek, dalga geçebilmek çok eğlenceli. Sosyal hayat içinde çok aciz çok acınası ruh hallerine girebiliyoruz. Ben çizdiğim köşe dışında da kendimle alay etmezsem, salakça bir şey söyledikten sonra "yuh bunu da söyledik ya artık" demezsem rahatlayamadığımı fark ettim, o yüzden gevezenin tekiyim, sürekli kendi karşıma geçip duruyorum ve ordan konuşuyorum. Sonra hoop tekrar geriye, oradan da bir cevap veriyorum. Bazen bana söyleşilerde "bunları anlattığınız için kendinizi zayıf hissetmiyor musun?" diye soruluyor. Hayır tam aksine, çok güçlü hissediyorum. Altına yaptığını on binlerce insana anlatabilen insanın özgüveni olmaz mı? Hayvan gibi olur hem de. Bir de biliyorum ki bunları yaşamayan insan yok. Sadece susup terleyip yakasını düzeltip içine atanlar ve sırası geldiğinde kahkahalarla anlatabilenler olarak ikiye ayrılmış durumdayız diye düşünüyorum.

Resim

- Sağımıza-solumuza baktığımızda diğer çizerlerin hayatları senin gibi gözler önünde yaşanmıyor. Penguen'de her hafta kendinden yeni bir şeyler koymak zorundasın. Ama bunlar sadece senin yaşadıkların, aklından geçenler mi yoksa Çevrendekilerin yaşadıkları, sana anlatılanlar ve posta kutuna gelenler de sandığına giriyor mu?
Yaptıklarımı bir kategoriden çıkartarak diğerine sokup nitelik kazandırmak istemem ama ben "hayatımı" çizmiyorum. Hayat hakkında muhabbet ediyorum. Yani hayatımı çizsem "söyle oldu oradan şunu yaptım buraya gittim" şeklinde bir dizi olay anlatabilirsin. Ben her hafta bir konu ya da bir ruh halini anlatmaya gayret ediyorum. Ve evet, hepsi bana ait duygular ve olaylar tabii.

- "Ya olum, beni çizme, rezil olduk"... yada "Bu hafta yine beni çizmişsin, yevmiyeni kırışırız" diyenler oluyor mu?
Eheh çizdiğim için bozulan bir iki kişi olmuştu, ama genelde zaten eğer birinden bahsetmem gerekiyorsa onu korumaya dikkat ediyorum. Ama geçirmeyi çok sevdiğim bi çocukluk arkadaşım var, ona fırsat buldukça geçiriyorum. İyi oluyor.

Resim

-Penguen'in içinde pek anlaşılmıyor ama bir kitap olarak sandık içi ele alındığında çizgilerin, taramaların, renklemelerindeki değişim görülebiliyor. Peki sen bunu fark edebiliyor musun? Hayatın değişirken çizgilerin de gelişiyor, o mütevazilik içinde "Ben profesyonelim bu sandıktan çıkmam gerek, başka işler de yapmalıyım" diyor musun kendine?
Evet ben de farkında değildim , kitabı hazırlarken fark ettim o değişimi. İşin komiği kitabın başındaki köşelerde çizdiğim Ersin tipi bana zerre benzemiyor. Ama o zaman aynen çizdiğimi zannediyordum, çok benzetiyordum. Değişsin yaa çizgi, iyidir. Değişmemesi çok sıkıcı olurdu. Başka işler yapmak konusuna gelince, evet tabii ki herkes yenilikler yapmak ister. Benim da kafamda uzun zamandır yeni bir sey var ama bir türlü başlamaya cesaret edemedim. Bunun sebebi de tabii hayat. Hayatımın sandık içi'ni çizmediğim zamanlarını unutmuşum. Simdi onsuz nasıl olur hayal edemiyorum. Muhtemelen bu yeni işe girişebilirsem Sandık içi'ne ara veririm, sonra tekrar çizerim.

- Peki bu sandık içi nereye kadar gider, önümüz yaz, "nasıl olsa askerlik var, askerlik anıları biter mi", "nasıl olsa evleneceğiz ailevi sorunları yazarım" diyor musunuz yoksa sandık dolmaya başladı mı?
Sandık içi sürdürmek istersen sürebilecek bir dile sahip. Tutup Sandık içi'ni sevmediğini bile anlatabilirsin o köşede. Ama tabii bazı şeylerin tadının bir süre sonra kaçtığı da acı bir gerçek. Orijinallikten uzak, vasat bir iş yapmayı istemem, o yüzden becerebilirsem zamanı geldiğinde bitecektir.

- Bakıyoruz utangaç, sıkılgan, mütevazi bir adamı anlatan öykülerde küfür gırla gidiyor. Argo kelimeler neredeyse her hafta mutlaka kullanılıyor. Bu sizin tercihiniz mi, mizah dergisinde olması gereken mi, yoksa bunu okur mu istiyor?
Hayır hayır dergide argo olması gerekmiyor tabii ki niye gereksin. hatta Penguen bu konuda şimdiye kadarki dergiler içinde sanırım en küfürsüzü. Sandık içi "ortalama bir Türk gencinin ruh halleri"ni konuşma diliyle anlatıyor. Benim konuşma dilim de böyle. Konuyu bulduktan sonra metni bir defada yazıyorum, ardından gereksiz kısımları silmek dışında hiçbir yerine dokunmamaya çalışıyorum. Küfür varsa silmiyorum. Bir cümlede iki tane "amaan" olabiliyor o yüzden. O köşe için doğrusu da bu bence, biraz daha edebi bir dil bile eğreti durabilirdi.

-Mizah dergisinde çizgi roman yapmak zor mu? Daracık alana uzun uzun yazılar yazmak ve çizgi kadar yazıyla da anlatmak. Balonların arasına resimleri sıkıştırmak.
Lombak dergisinde öyle bir sıkıntı yok. Yani en azından bana "şu kadar çizeceksin, fazlası olmaz" gibi bir kısıtlama getirilmedi. Ama Penguen'de dar alanlara mahkumsun tabii. Ben "kalın ayak" tabir edilen, sayfanın 2/3'lük bir bölümünde çiziyorum köşemi. Bu kadar dar bir alanda doyurucu bir öykü anlatmak zaman zaman zor oluyor evet. Büyük bir giriş karesi çizmek istiyorum mesela, kocaman bir İstiklal caddesi karesi. Ama onu çizersem geriye kuş kadar bir yer kalacağı için vazgeçmek zorunda kalıyorum. Bunun bir çözümü yok sanırım.

Resim

- İşçinin, memurun yada düzenli mesai ile çalışan insanların pazartesi günü ile ilgili problemleri olur. Psikologlar pazartesi sendromu diyor. Perşembe günü dağıtımı yapılan dergiler en geç salı sabahı matbaaya gider. Daha önceleri Gırgır'da filan konu bulamayan ve kendini çizen mizah dergisi çalışanlarında "espri üretememek" korkusu vardı. Siz de son gün çizenlerden misiniz, espri sorununuz var mı, pazartesi sendromunuz var mı? yoksa hep 1-2 acil durum espriniz, çizginiz bulunur mu?
Tabii canim ben derginin en iddialı son dakikacılarındanım. Pazartesi çalışıyoruz ve bilgisayar operasyonlarındaki trafik yüzünden pazartesi gecesi teslim etmek gerekiyor. Salı sabahı konu bulduğumu ve apar topar başladığımı biliyorum ben. Nasıl bu hale geldim anlamadım. Ama Sandık içi'ni erken çizdiğim zamanlar da oldu. O zaman da elimdeki öyküye bakıp "bu ne lan" dedim. Son dakikada yapılan işin tuhaf bir samimiyeti de oluyor gibi geliyor bana.

-Uzun zamandır güzel sanatlar da okuyorsunuz. Bunun çizgine bir katkısı oldu mu yoksa "zaten yetenekliyim ve çok çalıştım" diye bir düşünce var mı?
Uzun zamandır okula kayıtlıyım ama 3 senedir gitmiyorum. Mutlaka katkısı olmuş olmalı. Üniversite, teknik bilgi dışında, bir bilgi edinme gereksinimi de getirir yanında. Şu an her ne kadar akademik ortamlarla yıldızım pek barışık gözükmese de, üniversitenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Çizgi için, olmazsa olmaz bir şey değil asla, ama faydası mutlaka var. Dergide bugün kullandığım çizgi üzerine doğrudan bir eğitim almadım okulda, hatta zaman zaman bu çizgiyle ters de düştüm. Ama kompozisyon kadraj, espas, desen, anatomi perspektif gibi bir sürü temel bilginin çizgime katkısı olmuştur. Hiç yoktan bileğini ve aklını disipline sokmanda yardımcı olur

- "Bitir şu okulu da bizim çocuğa da örnek ol" diyen anne babalar için bir söyleyeceğin var mı?
"Çocuğunuzun bir altın bileziği varsa bunu keşfedip ayakta kalmanın bir yolunu bulmasına yardım edin, diploma almasına değil" gibi artistik bir cümle kurabilirim ama sonra gece yatağımda "lan okul noolcak lan" diye düşünüp terlerim de. Biliyorum ben kendimi. Anne baba da haklı, oğlu sandalyelerde uyusun ister mi anne? Yüreği yanar valla. Evet okulu bitirmeliyim.

- Peki çizgilerin konusuna geldiğimizde, "ah bir şunun gibi çizsem", "şunun stilini de bir taklit edeyim" dediğin kişiler oluyor mu?
Öyle desem bile burada "şunu taklit edeyim" der miyim, kurnaz gibi reddederim. Ama evet, kurnazlık yapmadan düşünüyorum, ve yine reddediyorum. "Şunun gibi çizmek" zaten dünyanın en kötü şeyi bence. Açıkçası kötü çizgi çizmeyi, iyi, kıvrak, ama özgün olmayan bir çizgiye tercih ederim. Türkiye'de Marvel, DC'nin herhangi bir çizeri ayarında işler yapabilecek ve hatta yapan bir sürü çok yetenekli insan var. Şahsen bunu becerebilseydim de tercih etmezdim. John Romita, Jim Lee filan zaten kralını yapmış o çizginin. Aynı kadrajları aynı gölgelendirmeleri aynı ışıkları kullanmak bir üretici olarak bakınca bana pek cazip gelmiyor. Tabii, uyduruyorum, bir başkası o çizgide ilerlemeyi tercih edebilir, onlara da hayranlıkla bakarım. Kimseye saygısızlık etmek istemem, haddime de düşmez ama birilerinin çok iyi yaptığı bir çizgiyi yapmak beni heyecanlandırmazdı. Gerçi benim yaptıklarım da dünyanın neresindeki kim bilir kimlerin çizgisinin başarısız bi kopyasına tekabül ediyor olabilir. Bilmediğim için içim bir nebze rahat.

- Hep mizah dergilerinin okul gibi olduğu söylenir, öylemidir?

Evet bence öyle. Sadece teknik bilgi anlamında söylemiyorum, burada bir jargon öğreniyorsun. O jargon da beraberinde bir bakış açısı getiriyor.

Resim

-Lombak'ta ki "Yeraltı öyküleri" ne değinelim biraz da. Belki de aynı dergide çiziyorsunuz diye Kenan Yarar'a benzetiliyor Lombak'ta ki çizgilerin. Sizce böyle bir benzeme, esinlenme, kopyalama durumu var mı?
Su an kullandığım çizginin Kenan Abi'ninkine benzetildiğini zannetmiyorum. Başlarda vardı öyle bir şey, çünkü benzetmeye çalışıyordum. Bunu da bilinçsizce yaptım. Çünkü adam büyük bir usta, çizgi çizmeye başlamamın en önemli sebeplerinden birisi o. Her fırsatta kendisine de söylerim, ortaokulda hbr'deki öykülerine saatlerce bakardım oturup. Onun Enki Bilal'e karşı duyduğu hayranlığı ve sevgiyi ben de ona duydum. Hatta öykü anlatımını öyle benimsedim ki Lombak'ta çizdiğim 2. öykünün sonu, onun yıllar önce çizdiği bir öykünün sonunun aynısı olmuştu. Bunu bilinçli yapmamıştım ama öyküyü sonradan görünce hatırladım. Okumuşum ve saklamışım kafamın içinde bir yerlere. Aradan yaklaşık 5 sene geçti. Objektif bakamama ihtimalimin varlığını hesaplayarak konuşayım ama, su anki çizgim için Kenan Yarar kopyası diyen birinin dürüstlüğüne ve iyi niyetine inanmam mümkün değil. Etkileniyorsam da doğru bir adamdan etkileniyorumdur, gurur duyarım.

-Sandık içinde gölgesinden bile korkan Ersin, Yeraltı Öykülerinde çizdiklerinden korkmuyor mu?
İnsanin farklı ruh halleri oluyor. Sandık içi'nin benim hayatımın tamamını yansıtmadığını köşede hep söylüyorum. O , naif bir bakış açısıyla çocuksu bir şekilde kendi duygularını anlatıyor. Tabii onun dışında çok umutsuz çok karamsar bir iç dünyan da olabiliyor. Yeraltı öyküleri de, benim için bunları anlatmanın bir yolu. Böyle bir denge iyi. İkisinden biri olmasaydı eksik hissederdim.

- Biz ne zaman Yeraltı öykülerini bir kitap olarak elimize alabileceğiz, böyle bir çalışma var mı?
Evet su an fırsat buldukça eski bazı siyah beyaz öyküleri renklendiriyorum. yarısı yine siyah beyaz olacak ama bazı öyküleri dergiyi yetiştirmek uğruna siyah beyaz bastırmak zorunda kalmıştım, onları elden geçiriyorum. Sanırım yaz sonunda çıkacak kitap.

Resim

- Türkiye'de neredeyse üretilmiyor denecek kadar az çizgi roman yapılıyor. Bunların çoğu ise mizah dergileri üzerinden. Türk çizgi romanı için sağlıklı bir durum mu bu?
Çizgi romanın mizah dergileri üzerinden üretilmesinde sağlıksız bir durum görmüyorum, az üretiliyor olması sağlıksız ama elbette. Bu tamamen ekonomik durumla ilgili. Çizgi roman meraklıları dışında kimseye ulaşamıyor çizgi roman dergileri, yani halkta "aa bu neymiş ki acaba" diye büyük bir merak uyandıramıyorlar maalesef. Çünkü insanların gülmek dışında herhangi bir duyguya para verme lüksleri yok. Gülmeye nasıl para veriyorlar derseniz de, evet, gülmeyi, şaşırma, korkma, meraklanma, heyecanlanma gibi duyguların önüne koyuyorlar çünkü hayatları zaten zor. Üstelik artık televizyonlarda nitelikli ya da niteliksiz çok fazla şey izleyebiliyorlar, internetten birçok şeye ulaşabiliyorlar. "niye almıyorlar bu şahane şeyleri abi" diye konuşmak yerine çizgi romanın yaygınlaşması ve alışkanlık yapması için belki de zaman zaman daha ticari, daha doğrusu akıllıca düşünüp, idealleri ve egoları bir süreliğine arka plana atabilmek gerekiyor. Neden mizah dergileri daha çok satılıyor? Çünkü insanlar daha kolay iletişim kurabildikleri hikayeleri seviyorlar. Türk insanı sıcaktır, muhabbetçidir. bu noktada "çizgi roman" denince ne anladığımız sorusuna geliyoruz. Acaba çizgi roman, çocukluğumuzda ders kitapları arasında okuyup büyülendiğimiz Mister No'lar ya da Örümcek Adam'lar mıdır sadece, yoksa çizgiyle anlatılan hikayeler midir? Alex Ross'un Kingdom Come'i çizgi romandır, peki Bülent Üstün'ün Kötü Kedi Şerafettin kitabı çizgi roman değil midir? Değilse nedir? Karikatür olmadığı aşikar. Peki nedir? Ya da Bülent Arabacıoğlu'nun En Kahraman Rıdvan'ı kocaman patates bir burna ve stilize karikatürize bir çizgiye sahip olduğu için çizgi roman değil midir? Çizgi roman dediğin her zaman düzgün perspektifler, muazzam bir anatomi ve oranlardan mı oluşur? bana kalırsa Türk çizgi romanı da budur. Japonlar çizgi romanlarında da sinemalarında da kendi kültürlerinden kendi yerel motiflerinden beslenirler. Bizde son dönemde çekilen korku filmlerine bakıyorum, Amerikan-Japon kırması. Mizah dergilerindeki öykülere bakıp "çizgi roman öyle olmaz, böyle olur" diyen adamların işlerine, işlerindeki figürlere bakıyorum, imzasını atmasa ya Fransız sanarım ya Amerikalı. kullanılan dil bile dublaj Türkçesi. Yani tamam, bunlar da yapılsın, satılsın, yaygınlaşsın, alınsın okunsun. Ama sonuç olarak bu "resim" sanatı değil, "çizgi roman" sanatı. Kitlelere bir şey anlatıyorsun, birilerine çizgini satıyorsun. Ticari bir yönü olduğunu kim reddedebilir? Kendilerini yakın hissetmeyecekleri şeyleri insanlara nasıl satabilirsin? ya da "çizgi roman budur abi, böyle yapılır" gibi tuhaf bir inatla fumetti ya da comic yapmaya devam ediyorsan nasıl satılmaz diye hayret etmenin akılcı bir tarafı var mı? Bunları düşünmek sorgulamak ve gerekeni yapmak gerekiyor.

-Türkiye'de yeni maceraların yer aldığı sadece 2 yerli çizgi roman dergisi çıkıyor. Yazar ve çizer yayınlanan bı dergiden geçimini sağlayacak kadar para kazanmıyor. Sana bir çizgi roman dergisi projesi götürülse bu günkü şartlarla çizer misin?
Bir önceki soruya verdiğim cevaptan hareketle, ben zaten bir çizgi roman dergisi olarak gördüğüm Lombak dergisinde çiziyorum. ama daha farklı tatları barındıran, daha Amerikanvari daha grafik çizgi roman dergilerine de çizgi öyküler çizmeyi, bunları o dergilerde görmeyi isterim tabii. Galip abi'nin dergisi hayatına devam etseydi renkli, kolajlı bir öykü yapacaktım oraya. Ama maalesef o da ayakta duramadı.

Resim

-Haftada bir sayfa veya bir kare karikatür çizmek çizgi roman dergileri çizenler tarafından eleştirilir. Burada çizenler kolaycılığa kaçıyor denir. Sen bu konu da ne düşünüyorsun. Çünkü hafta 1 sayfa çizen bir çizer ayda 4 sayfa çizerek pazar kazanırken bir çizgi roman çizen çizer ayda en az 24 sayfa çizmek zorundadır...
Bu yolu tercih ettikten sonra eleştirmenin bir anlamı yok ki, bunu seviyorsun, bunu beceriyosun, bunu seçmişsin. karikatüristler de kolaycılığa kaçmıyorlar , onlar da yapabildiklerini yapıyorlar. Benim için tek karelik esprilerden oluşan bir sayfa hazırlamak, 5 sayfalık bir öykü çizmekten daha kolay değil. çünkü biliyorum ki yapamam, karikatüre yeteneğim yok. Keşke olsa da onu da yapabilsem. Karikatür çizenlere kolaycı diyenlere de oturup vasat olmayan bir karikatür kösesi çizmeye çalışmalarını öneririm. Başkasının işi hakkında konuşmak her zaman çok kolaydır. Herkes en iyi yapabildiğini yapsın, yemişim tarzı, çizgiyi, karikatürü, çizgi romanı. Önemli olan "iyi bir şeyler yapmak".

-Penguen ve Lombak ekibi olarak sürekli şehirleri okulları fuarları dolaşıp duruyorsunuz. Bu patronun dergiyi satma politikası mı yoksa içinizdeki gezgin ruh ekip olunca yerinde duramaz mı oldu?
Yönetimin niyetini bilemem, mutlaka ticari bi yönü vardır, ama bu ticaretin bana doğrudan bi dönüşü yok. O yüzden eğer vaktim varsa, canım da istiyorsa başka bir şehire gidip görmeyi oradaki okurlarla muhabbet etmeyi seviyorum.

- Mizah dergisinde çalışıyorsun diye bütün mizah dergilerini takip etmek zorunda mı hissedersin kendini yoksa takip ettiğin birkaç çizerin olduğu dergileri mi alırsın?

Evet bu da üzüntü duyduğum bir konu. Eskisi gibi okuyamıyorum bütün dergileri. Hatta kendi çalıştığım dergilerin bile her yerini okumuyorum. Aslında tabii takip etmek lazım, neler yapıldı bilmek lazım, bir de yeni bir pırıltı görünce onun yükselişini izlemek çok keyifli oluyor. Uzaktan uzaktan takdir ediyorsun.

Resim

- Takip ettiğin çizgi roman serileri var mı?
Şu sıralar "star wars tales" kitaplarını okuyorum. İki tane alabildim, ama alıcam diğerlerini de. Arkabahçe'nin yayınladığı Hulk'ları Daredevil'leri ve Batman Hush serisini aldım okudum. Bir de işte klasik albümlerden elimde olmayanları temin etmeye çalışıyorum, The Dark Knight Returns, Kingdom Come filan... Ama düzenli olarak "Amazing Spiderman'ı kaçırmam" durumu yok, öyle bir takipçi olamadım. Bir de Amerikan underground çizgi romanını çok seviyorum ben. Robert Crumb'in albümlerine filan bakıyorum fırsat buldukça.

- En sevdiğiniz çizgi roman kahramanını öğrenebilir miyiz?
Tereddütsüz Batman

Resim

-"Bir Zagor'un tişörtü kirlenmez birde Ersin'in" "bir Superman'in pelerini eskimez bide ersinin tişörtü" diye laf çıkmış... o sürekli çizdiğin, nerede ise üniforman olan o enine çizgili tişört hiç yıkanmıyor mu?
Valla o tişört benim değil, çizdiğim Ersin tipinin tişörtü. Ben artık pek giymiyorum o giyiyor. Hafta arasında annesi yıkıyordur herhalde.

-Hayalsaati olarak bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ediyorum. kolay gelsin, inşallah süper olur her şey.

Bu röportaj www.hayalsaati.com sitesi yayıncısı Poe'nun katkıları ile yayınlanmaktadır. - 29 Nisan 2006

_________________
Çizgi Roman Kültürdür!


Başa dön
   
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder  Başlığa cevap ver  [ 1 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC+02:00


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu foruma dosya ekleri gönderemezsiniz

Aranacak:
Geçiş yap:  
cron
Powered by phpBB® Forum Software © phpBB Limited

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye