Pompette De Lagoutte yani Profesör Oklutis

1737 yılında 12 yaşında olan Pompette De Lagoutte yani Profesör Oklutis. Ailesi birlikte Nuits Saint George'a bağlı  Bourguignon yakınlarındaki çiftliklerinde mutlu bir hayat sürüyordu..." Babası bir yandan mümkün olduğunca çabuk bir biçimde üzümleri toplamaya uğraşırken bir yandan da, çalışmaktan nefret eden, evin erzakını dibine indirdiği yetmiyormuş gibi asmalardaki üzümleri de toplayıp yiyen oğlunu saklandığı delikten bulup çıkarmakla meşguldür. "Babam, doğaya duyduğum aşkın farkında değildi," diye içini çeker, Oklutis. Oysa günde 12 saat köle gibi ter dökmekte, verilen azıcık yemekle karnını doyurmaya çalışmaktadır. Aslında zekası iştahının önüne geçen küçük De Lagoutte, daha annesiyle babası masaya oturamadan onların payını yemekle kalmayıp, annesinin o akşam için ne pişirdiğini soracak kadar ileri gidebilmektedir. Ama bir gün babasının sabrı taşıverir. Babasının, üzümlerin toplanması konusunda hiçbir şey yapmamakla suçlaması üzerine küçük tembel, ikisini birden evin mahzenine götürür ve onlara, kendi icadı olduğunu söylediği, üzerinden rengârenk dumanlar çıkan garip bir makine gösterir. "İşte bakın!.. Buharla çalışan bu makine, bağcılık konusunda bir devrim yaratacak! Yüz işçinin yapacağı işi yapabilme kapasitesine sahip. Bunun, senin için de ne büyük bir tasarruf olduğunu bir düşün! Bu uçtan koyacağın üzümler, öbür uçtan şarap olup akacak!" Bu sözleri söylerken ikisine de kendi imalatı olan Bourgogne şarabından ikram eder. Şarabı tadan anne ve babası kendilerini tutamayıp büyük bir keyif ve heyecan içinde bağırır: "Tanrım! Aaah! İlk kez bu kadar lezzetli bir şarap içiyoruz! Gel seni kucaklayalım, Cornelius Porcinet! Ailemizde bir dâhi olduğundan haberimiz yoktu." Ancak tam birbirlerine sarıldıkları uzun süre çalıştırıldığı için aşırı derecede ısınan makine birden infilak eder ve De Lagoutte ailesinin mahzeni havaya uçar.

"Patlama, köylüler arasında büyük bir korku ve şaşkınlığa yol açtı. Neyse ki bir başka icadı sayesinde ellerinden kurtulmayı başaracaklardı..." Küçük Porcinet, annesiyle babasını, askerler ve küreğini, tırmığını kapıp gelen köylülerin elinden yine kendi icadı olan bir sıcak hava balonuna bindirerek kurtarır. Kısacası 1737 yılında 12 yaşında olan Cornelius, çağının öncülerinden biridir çünkü buhar makinesi 1771'de, sıcak hava balonuysa 1783 yılında icat edilecektir! Balon, rüzgârın da etkisiyle Lyon'a doğru sürüklenmeye başlar. Cornelius'un sıcak havayı yavaş yavaş boşaltmasıyla balon, meraklı insanların toplandığı bir meydanın üzerinde alçalmaya başlar, ancak yere temas etmesi biraz sert olduğundan içindeki üç yolcunun her biri, kucaklarına alabildikleri salam, sucuk ve jambonlarla bir yana savrulur. Küçük Por-cinet'yi, XIV Louie'nin at üstündeki heykelinin üstünde gören saygın bir beyefendi öfkeyle haykırır: "Bu bir skandal! Güneş Kralımıza ne büyük bir saygısızlık!" Öfke dalgası meydanda toplananlar arasında hızla yayılırken, bu insanların kara büyü sayesinde gökten indiği konuşulmaya başlanır. "Biraz aceleyle de olsa, peşimizden öfkeli bir kalabalık da gelse, şehrin sokaklarını gezme imkânı bulduk." Çok geçmeden şehrin labirenti andıran sokaklarında izlerini kaybettirmeyi başarırlar. Bir dükkânın önünden geçtikleri sırada patates kokularını duyup içeri dalan küçük Cornelius'un ardından anne ve babası da soluğu dükkânda alır. "İçgüdülerim beni yanıltmıyor," der, Cornelius. "Güzel kokular, iyi insanlar, uygun fiyatlar!" Ancak onları içeride üzücü bir manzara beklemektedir. Yatakta ruhunu yeni teslim etmiş bir adam yatmakta, başucunda bir kadın ve bir çocuk feryat figan ağlamaktadır. Kadın, "Zavallı küçük Jean'ım... öksüz kaldın," diye hıçkırırken küçük çocuk da "Ben şimdi babasız ne yapacağım," diye gözyaşı dökmektedir. De Lagoutte'lar, Lyon'un bir numaralı aşçısı Ernesto Dugraton ve ailesi hakkında gerekli bilgileri kısa süre içinde öğrenir. Cenaze töreninden sonra Madam Dugraton'un biraz da gururla çıkarıp gösterdiği belgeyi küçük Cornelius ailesine yüksek sesle okur:
"Yurttaş Ernesto Dugraton aşçılık ve mezecilik konusunda sahip olduğu üstün becerileri sayesinde ailesiyle birlikte görevlendirilmek üzere Paris'e, kraliyet sarayına davet edilmiştir. İmza: Güneş Kral." Cornelius, yani Porcinet, bu mektubu okuduktan sonra salonun ortasında sevinç içinde taklalar atar ve Madam Dugraton'un ellerine sarılarak bu belge sayesinde her iki ailenin de hayatının kurtulduğunu söyler. "Bundan böyle hepimiz Dugraton ailesinin fertleriymiş gibi davranacağız. Jean, sen babanın bütün yemek tariflerini bir araya topla. Annelerimiz yemek pişirme, babamsa şaraplar konusundaki bilgilerini tazelesin." Annesi, küçük Cornelius'a aslında cevabını tahmin ettiği bir soru sorar: "Peki sen ne yapacaksın, Porcinet?" Cornelius'un cevabı hazırdır: "Ben mi? İşleri idare edeceğim!"
"Paris'e gittik. Hepimiz için mutlu ve müreffeh bir dönem başlıyordu. Kral ağzının tadını bilen bir insandı ve onu memnun edebilmek bizi sevindiriyordu." Ama 1750 yılının mayıs ayındaki o uğursuz olay yaşanmasa bu durum uzun süre böyle devam edecekti. Kral ve kraliçe zehirlenme korkusuyla yiyecekleri her yemeği aşçılara tattırmaktadır. O akşam çocuklar izinli olduğu için yiyecekleri tatma görevi ebeveynlere aittir. Şarabın, kızarmış tavşanın ve patatesli ördeğin tadına bakan üç aşçı anında can verir. Kral, ebeveynlerinin ani ölümü karşısında korku ve umutsuzluğa kapılan iki çocuğa hizmetleri karşılığında teşekkür eder ve saraydaki görevlerine devam edebileceklerini bildirir. Sarayın vekilharcı Mösyö De Chambrun onlara, biraz da moralleri düzelsin diye hemen çok önemli bir görev verir: O gece sarayda İngiltere büyükelçisi onuruna bir yemek verilecektir ve yaklaşık otuz değişik yemekten oluşan saray mönüsünün hazırlanması gerekmektedir. Annesinin öğrettikleri bir kulağından girip öbüründen çıkan küçük Dugraton yumurta kırmayı bile beceremezken babasının sözlerine hiçbir zaman önem vermeyen De Lagoutte'sa Bordeaux'yla Bourgogne'u birbirinden ayırmaktan acizdir. En lezzetlisini bulmak için bütün şarapları tek tek tatmaya karar veren iki arkadaş artık tatları ayırt edemeyecek duruma geldiklerinde vekilharçtan yardım istemek zorunda kalır. Sonunda üçü de körkütük sarhoş olup şarkılar söylemeye başlar. Şarkının sözleri de ilginçtir: "Bugün bize emirler yağdırıp ezen bütün aristokratlar günün birinde teker teker darağaçlarını boylayacak!.."
"Salamanca'ya geldiğimizde ilk yaptığımız Cennetin Kapısı'nı aramak oldu ama cennet neydi, kapısı neredeydi, bulmak mümkün değildi." İki genç, bir hana ya da otel değil de bir kilise aradıkları için biraz keyifsizdir aslında. Ellerindeki madalyonu bir rahibe gösterdiklerinde adam dehşet içinde, "Lanet bu! Uzak durun iblisler! Şeytanın oğullan!" diye haykırarak kaçar gider. Çevreleri bir anda cüppeli, kukuletalı ve silahlı keşişler tarafından sarılır. Bu arada rahip, "Ancak yakılmak suretiyle günahlarından arınabilecekleri" hükmüne varmıştır.


İşlerin sarpa sardığını gören genç Cornelius o sırada gözüne ilişen küçük bir şişeyi kaparak içindeki petrolü ağzında biriktirir ve sonra şamdanlardan birini ağzına yaklaştırarak "ateş püskürtmeye" başlar. Çevrelerini saran cüppeli, kukuletalı keşişler dehşet içinde kaçışırken bir yandan da "Aaah! Cehennem alevleri! Bunları şeytan yollamış!" diye haykırmaktadır. Bu arada genç arkadaşının kendisini dehşet içinde seyrettiğini gören Cornelius, onu yatıştırmak için yaptığı numaranın sırrını anlatmak zorunda kalır. Engizisyonun hışmından kurtulmaları hiç de kolay görünmemektedir ve bu kez aşçılık "becerileri" de onlara kurtarmaya yetmeyecektir. Takipçilerinden kaçarken bir köşeyi döndüklerinde kendilerini gayet zarif işlemeleri olan tahta bir kapının önünde bulurlar. Dehşet içinde bütün güçleriyle kapıyı yumruklarken bir yandan da haykırmaktadırlar: "Tanrı aşkına yardım edin! Kapıyı açın!" Kolay değil, kukuletalı, cüppeli takipçilerinin onlara yetişmesi an meselesidir!.. İşte tam o sırada kapının üzerinde küçük bir pencere açılır. Cornelius elinde hazır bulundurduğu madalyonu karanlığın içinden dikkatle kendisine bakan bir çift göze doğrultur ve kapının tamamen açılmasıyla içeri girerler. Gizemli güçleri olduğu anlaşılan kapının dışında kalan saldırganların her biri, ne olduğunu anlayamadıkları bir güç tarafından bir yana savrulur. Cornelius ve Jean, labirentten farksız koridorlardan geçerek geniş ve aydınlık bir salona geldiklerinde içeride ürkütücü bir ses çınlar:
"Birliğimizin yeni kardeşleri, aramıza hoş geldiniz! El Mistreyoso olarak bilinen, Batı dünyasının en saygın simyacısı Don Escobar'm laboratuarındasınız." El Misteryoso gizli güçlere ait bilgilere sahiptir. Cornelius burada örnek bir öğrenci olarak kısa zamanda büyük ilerleme kaydeder. Yaptığı en önemli iş, bütün simyacıların uğraştığı gibi basit maddeleri altına dönüştürmesinin formülünü bulmaktır. El Misteryoso ve yaşlı asistanı, Arap kökenli Kabil, Cornelius'a kullanması gereken antimon, bakır ve hidrojen sülfür miktarlarını öğretmeye çalışır ama kendi başına bir şeyler başarmak isteyen hevesli genç, bir yandan kendi formüllerini denemektedir. Jean'sa bu konulara ilgi duymayıp günlerini temizlik yapmakla, toz almakla geçirmektedir. Cornelius sonuca ulaşmayı aklına koymuştur. Laboratuarda tek başına çalıştığı kısacık zaman dilimlerinde beklenmedik başarılar elde eder. Bu çalışmaların sonucunda bir gün üzerinde çalıştığı altın makinesinin kolunu aşağı çektiğinde masanın üstüne bir külçe saf altın düştüğünü görür. Büyük bir sevinç ve heyecan içinde Don Escobar'a koştuğunda yaşlı bilim adamı, "Altın! Altın bu! Cornelius, sen simyacıların kralısın! 3 bin yıldır yapılamayanı basardın! Hem de bu kadar genç yaşta!" diye haykırır ama bunlar son sözleri olur. Yaşlı kalbi bu kadar heyecana dayanamaz ve olduğu yere yığılıp ölür. Ama Cornelius ve Jean, Don Escobar'm yasını tutmaya ya da altının sevincini yaşamaya fırsat bulamaz. Daha Makineden bir külçe önce Çalışmaları sırasında Cornelius'u büyücülükle suçlamış olan Kabil, beraberinde askerlerle laboratuara dalar ve "İşte bunlar! Altın elde ettiler ve efendimin ölümüne yol açtılar! Tutuklayın!" diye haykırır. Askerler tarafından tutuklanan iki genç bizzat Kral III. Carlos tarafından yargılanır. Kabil'in idam edilmeleri yönündeki isteği kabul edilmediği gibi iki genç kral için altın üretmeye devam etmeleri şartıyla serbest bırakılır. Yarım düzine muhafız eşliğinde simya çalışmalarını sürdürecekleri yere götürülürken Kabil yanlarına gelir ve kral tarafından çalışmaları denetlemekle görevlendirildiğini ama elde ettikleri her üç külçeden birini kendisine vermeleri gerektiğini, yoksa onları Engizisyonculara ihbar edeceğini söyleyerek şantaja başlar. Bunun üzerine Jean, şişman bir salamla basma vurarak Kabil'i bayıltırken, Cornelius da anında hazır bulundurduğu kimyasal patlayıcılardan ikisini patlatarak muhafızları saf dışı bırakır. İki arkadaş arabanın kontrolünü ellerine geçirerek bilinmeyen bir yöne doğru giderken intikam planlarını tamamlamak isteyen Kabil, simya çalışmalarının yapılacağı laboratuarı, içindeki araç gereç ve insanlarla birlikte havaya uçurarak bu çalışmalara mutlak olarak bir son verir.

O sırada Comelıus ve Jean küçük bir liman şehrine ulaşmayı ve ellerindeki ilk ve tek altın külçesiyle İspanya'dan ayrılan bir gemiye kapağı atmayı başarmıştır. Tanınmamak için kadın kılığına giren iki arkadaşın başına hiç beklenmedik bir olay gelir ve bindikleri gemi köle tacirlerinin saldırısına uğrar. Cornelius ve Jean, diğer kadınlarla birlikte satılmak üzere tacirler tarafından esir alınır. İki genç, Bağdat Sultanı Iznogoud'un haremine satılır. Sultan iki hafta Suriye Çölü'nde yol alırken yeni cariyeleri hakkında karar vermiştir bile: "Simsiyah saçları olan ve kendisine Corneline diyen 99 güzel, haremimin gülü olacak. Altın şansı renginde saçları olan Jeanette'e gelince, uçuran kellesini!" Cornelius, zavallı arkadaşını kurtarmak için bir çare ararken aklına sultanın mide ağrıları gelir ve son kozunu oynamaya karar verir: "Sultanım, şifalı bitkilerden ilaç hazırlama konusunda* Jeanette'in üstüne kimseyi tanımadım. Size gül yapraklarından bir sakinleştirici hazırlayabilir." Bu sayede Jeanette'in hayatı bağışlanır ama iki arkadaş ayrılmak zorunda kalır çünkü Iznogoud yola onunla devam etmemeye karar
vermiştir. Bu sorunu da böylece atlattıktan sonra tam her şey yoluna girdi denecekken bir gün sultan, Comelius'un yüzündeki peçeyi açar ve günlerdir yolda oldukları için tıraş olmaya fırsat bulamayan genç adamın yüzündeki sakallardan onun erkek olduğunu anlar. Cornelius hayatta kalabilmek için altın elde etme çalışmalarından söz etmek zorunda kalır. Bağdat Sultanı sahip olacağı altınların hayalini kurarak Comelius'a çalışmalarını sürdürecek ortamı hazırlayacağına söz verir. Mısır'daki İskenderiye şehrine vardıklarında simya çalışmaları ile ilgili ne kadar belge varsa Comelius'un önüne yığar. Cornelius kendisine tahsis edilen laboratuarda çalışmalara başlar. Günlerce süren uğraşın ardından elde ettiklerini sultana sunmanın zamanı gelir ama elde edilen altın değil, koyu renkli bir sıvıdır. Cornelius bunca zaman boyunca şarap üretmekle uğraşmıştık Izribgoud önceleri çok öfkelense de şarabın tadına bayılır ve sarhoş olana kadar içer.
Bunu fırsat bilen Cornelius saraydan kaçar. Haftalar sonra bir liman şehrine ulaşır ve burada Amerika'ya giden bir Fransız yelkenlisine biner. Amerika sahiline yaklaştıkları sırada İngilizler'in saldırısına uğrayan gemidekilerin imdadına koşan kişi hiç de yabancı biri değil, Çelik Blek'tir. Bu sayede tanışan Cornelius ve Blek arasında sağlam bir dostluk başlar.

Copyright © 1999, 2005 - Tüm hakları saklıdır. RESİMLİ ROMAN